Sosyal Bilgiler 4. Sınıf / 2.GEÇMİŞİMİ ÖĞRENİYORUM
iDoFrM.oRG | iDoFoRuM | Efsaneler Ölmez Sadece Şekil Değiştirir

  • Ana Sayfa
  • Oyun Parkı
  • Fotoğraf Albümü
  • Forum Kuralları

Sosyal Bilgiler 4. Sınıf / 2.GEÇMİŞİMİ ÖĞRENİYORUM

Dersler icinde Sosyal Bilgiler 4. Sınıf / 2.GEÇMİŞİMİ ÖĞRENİYORUM konusu , ----- Sponsorlu Bağlantılar ----- ----- Sponsorlu Bağlantılar ----- 2.GEÇMİŞİMİ ÖĞRENİYORUM **ÇANAKKALE SAVAŞLARI VE SONUÇLARI *ÇANAKKALE SAVAŞLARI VE SONUÇLARI -1- Prof. Dr. Metin AYIŞIĞI Birinci Dünya Savaşı öncesi Osmanlı Devleti siyasal …

Geri Git   iDoFrM.oRG | iDoFoRuM | Efsaneler Ölmez Sadece Şekil Değiştirir > Eğitim / Öğretim Bölümü > Dersler


Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler
Eski 01.12.10, 01:12   #1
Standart Sosyal Bilgiler 4. Sınıf / 2.GEÇMİŞİMİ ÖĞRENİYORUM

----- Sponsorlu Bağlantılar -----
----- Sponsorlu Bağlantılar -----
2.GEÇMİŞİMİ ÖĞRENİYORUM

**ÇANAKKALE SAVAŞLARI VE SONUÇLARI

*ÇANAKKALE SAVAŞLARI VE SONUÇLARI -1-

Prof. Dr. Metin AYIŞIĞI
Birinci Dünya Savaşı öncesi Osmanlı Devleti siyasal ve ekonomik bakımdan zor durumdaydı. Dıştan gelen saldırgan politik müdahalelere ilave olarak son yıllardaki savaşlar, iç isyanlar ve millî kaynakların tükenmesi, 'Hasta adam' diye nitelendirilmesine neden oluyor, her teşebbüsüne müdahale edildiği gibi, mevcut kapitülasyonlarla varlığı sömürülüyordu. Alman Genel Kurmayı sanayileşmiş, dünya pamuk pazarlarını ele geçirmiş İngiltere'yi yakalamak için '5B' planı yapmıştı. Bu plan: 'Berlin, Belgrat, Bosfor, Bağdat, Bombay'ı kapsayan ve sırasıyla bu B harfi ile başlayan şehirleri kazanarak Bombay'a, pamuk ülkesi Hindistan'a ulaşmayı hedef seçmişti. İttihat ve Terakki, Alman 5B planının gönüllü dişlisi oldu. Devletimiz cehalete teslim edildi. Enver Bey, Cemal Bey birbirlerine vekalet ederken birbirlerini paşa yaptılar. Almanya, Baltık-Türk Boğazları-Basra ekseninde kuracağı bir hatla, Akdeniz ve Hint Okyanusu'na çıkmak istiyor, Osmanlı Devleti'ni, Hint Denizi ve Asya'ya ulaştıran bir köprü olarak görüyordu. 0 yıllar Rusya tam bir sosyal buhran içerisindeydi. Almanlar Rus Marksistlerini finanse ediyor, özellikle Lenin Alman altınlarıyla oynayarak Rusya'daki komünist darbeyi planlıyordu. Buna karşı Fransa ve İngiltere Rusya'ya yardım ederek güç vermeye çalışıyordu. Çünkü Rus ordusu ihtiyacı olan malzeme ve silahtan mahrum bulunuyordu. İngilizlerin kaygısı ise, kuzey ve batıdan gelecek muhtemel tehditlere karşı Boğazların korunması ve kapalı tutulması konusundaki istekleri idi. Fransızlar da, İngilizlerin yanında olduğu gibi, Suriye ve Anadolu'nun güneydoğusuna göz dikmişlerdi. Yüzbinlerce insanın hayatına mal olan böyle muazzam bir savaşa Türkiye'nin katılmasında adeta birinci derecede rol oynayan İttihat ve Terakki Hükümetinin tutumu, savaşının sonunda 'vatana ihanet olarak' değerlendirilmiştir . Savaş sonrası, bu felaketin sorumlu ve suçlularını ortaya çıkarmak için işgal kuvvetleri bir çok tahkikat komisyonları ve mahkemeler oluşturdular. Birinci Dünya Savaşı'ndaki Çanakkale Cephesi, İngiliz ve Fransızların Osmanlı başkenti İstanbul'u ele geçirmek niyetinden dolayı açılmıştır. Böylece müttefikleri olan Rusya'ya Boğazlar yoluyla lojistik yardım sağlamayı, Osmanlı başkentini ele geçirerek Osmanlı'yı Almanya'dan ayırmayı ve Almanya'yı yalnız bırakmayı, henüz savaşa girmemiş Bulgaristan'ı da kendi yanlarına çekmeyi düşünmüşlerdi. Bu amaçla, önce donanmaları ile Çanakkale Boğazı'nı açmayı ve arkadan getirecekleri kara birlikleri ile İstanbul'u ele geçirmeyi planladılar. Türkiye'nin Almanya yanında savaşa girmesi, Kanal harekâtı, Boğaz kalelerinin bombardıman edilmesi ve Gelibolu Yarımadası'na çıkarma yapılacağı belli olunca Kahire, Sydney, Melburn, Wellington ve Londra gibi büyük şehirlerde yayınlanan bazı gazetelerde birden bire şu haberler yayılmaya başladı : 'Türkler Hırıstiyanları toptan öldürüyor. Kadınlara tecavüz ediliyor. Türk askerleri, savaş esirlerine çok kötü işkenceler uyguluyor..' Ancak kısa bir süre sonra tüm bu haberlerin, 'Atina, Selanik' ya da, 'İstanbul'daki güvenilir gizli kaynaklara' dayandırıldığı ortaya çıkınca, olayın aslı anlaşılacaktır. Kısacası bizim 'Komşu, Yunanistan', tıpkı günümüzde olduğu gibi, Türkiye aleyhine propaganda yaparak Avrupa ve Yeni Zelanda kamuoylarını etkileyip, Türklere karşı olumsuz düşünce ve yargıların gelişmesi için çaba harcıyordu . Şüphesiz bu haberler, Gelibolu'ya yollanacaklarını ve Türklerle çarpışacaklarını öğrenen Anzaklar ve özellikle de geride bıraktıkları aileleri üzerinde etkiler yapıp Türkler aleyhine olumsuz yargıların gelişmesine yol açıyordu. İngiliz binbaşı H. M. Alexandr da, 24 Nisan 1915 çıkarması öncesindeki son geceyi, Anzakların ruh halini ve gemilerin bir bayram şenliği içinde Mondros limanından ayrılırken nasıl uğurlandığını şöyle anlatıyor : '... Fransız ve İngiliz gemileri birbirinin yanından geçerken, özellikle çok nazik bir şekilde selamlaşıyorlardı. Ne de olsa ortak bir harekâta girişiyorlardı. Taraflar birbirinin değerlerini takdir etmeyi öğreneceklerdi. İngiliz gemileri geçerken baktım, birinin yan tarafına ve büyük harflerle şöyle yazılmıştı : 'Önce İstanbul'a, Sonra Haremlere Hücum ! ' . Çanakkale Cephesinin Açılma Nedenleri Bilindiği üzere Birinci Dünya Savaşının en yoğun çarpışmaları, Çanakkale Boğazı'nda cereyan etmiştir. Çanakkale Savaşlarına, işgal kuvvetlerini oluşturan askerler şu ülkelerden gelmişti : İngiltere, İrlanda, İskoçya, Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda, Fransa, Sudan, Somali, Senegal, Cezayir, Mısır, Hindistan, Nepal, Filistin'den Yahudiler ve Ruslar.. Osmanlı Devleti safında ise, Alman teknik danışman ve subayları yanısıra, Yemen, Kerkük, Sivas, Adana, Tunceli, Edirne, Bursa, Bitlis, Rize, Ankara .. gibi ülkenin dört bir yanından gelen insanlar vardı. Bu yönüyle Çanakkale savaşları, daracık bir yarımadada, göğüs göğüse ve sekiz ay süren tam bir uluslar savaşıdır. Bu savaşlar, Türkler için meşru bir savunma, karşı taraf için tam manasıyla bir çıkmazdı. Çünkü İtilaf Devletleri cephesinde İngiltere ve Fransa kanadının, Rusya kanadı ile bir bağlantısı yoktu. Birbirinden ayrılmış olarak kalan bu iki müttefik grup arasında birleşmeyi sağlamak için en esaslı çare Osmanlı Hükümeti'nin daha tarafsız iken kapatmış olduğu Çanakkale Boğazı'nı ve onu müteakip de İstanbul Boğazı'nı zorlamaktı. Osmanlı İmparatorluğu'nun katılmasıyla geniş bir cepheye yayılan savaş bütün şiddetiyle sürmekteydi. Kendi için kolay bir düşman saydığı Osmanlı İmparatorluğu'nun Kafkas Cephesindeki direnişi, Rusya'yı son derece telaşa düşürmüştü. 19 Ağustos 1914'te Osmanlı Devleti'nin henüz tarafsız bulunduğu sırada Yunan Hükümeti, kuvvetlerini İngiltere'nin emrine vermek suretiyle bir Çanakkale cephesinin açılmasını teklif etti. İngiltere, başlangıçta bunu uygun bulduysa da, böyle bir hareketin Osmanlı Devleti'nin savaşa girmesini çabuklaştıracağını, bunu Bulgaristan'n izleyeceğini, diğer Balkan devletlerinin aralarındaki anlaşmazlığı düşünen İngiltere, Yunan teklifini uygun bulmadı. Ancak Rusların içinde bulunduğu siyasal ve ekonomik sorunlar, bunların yanısıra Kafkas Cephesindeki Osmanlı taarruzunun önemli bir gelişme kaydetmesi, müttefiklerini hayli düşündürüyordu. Asıl yardım Çanakkale ve Baltık Denizi yoluyla olabilirdi. Öncelikle Çanakkale geçilerek Rusya'ya yardım eli uzatılacak, diğer yandan İstanbul düşünce, Osmanlı İmparatorluğu zayıflayacak , böylece Almanya erken bir yenilgiye mahrum edilecekti. İşte İngiltere-Fransa, sanayi ve açık deniz pazarları ile Rusya'yı birleştirecek tek yol Çanakkale ve İstanbul Boğazlarından geçiyordu. Bu kapıların başında ise vatan savunmasından başka bir düşüncesi olmayan Türk askeri bulunuyordu. Çanakkale savaşlarını iki kısımda ele almak mümkündür. Birincisi Çanakkale ve İstanbul Boğazını donanma ile geçmek isteyen İtilaf Devletlerinin başlattığı 'Deniz Savaşları', İkincisi ise, denizde harekâtında başarılı olmayan düşmanın Nisan ayında başlattığı 'Kara Savaşları' ydı. DENİZ SAVAŞLARI İtilaf Devletleri, bilhassa kilit adam olarak görülen Winston Churchill'in İngiltere Harp Meclisinde 25 Kasım 1914'te gündeme getirdiği Çanakkale Boğazını donanma ile geçme fikrini ortaya atarken gayesi, müttefiki Rusya'nın sıkışık durumunu kurtarmak, Osmanlı Devleti'ni saf dışı bırakmaktı. Ancak kağıt üzerinde zaferi bekleyen Churchill'in tek düşünmediği nokta Türk askerinin vatanı için can vermenin kutsallığını unutması olmuştur. Bu çerçevede İtilaf Devletleri donanmaları 3 Kasım 1914'te kısa bir hücum başlatmış, Türk savunma gücünü ölçmek istemişlerdir. Nihayet 13 Ocak 1915 tarihinde Londra'da toplanan İngiliz savaş meclisi, Çanakkale Boğazı'nın denizden donanma kuvvetiyle zorlanıp geçilmesine karar verdi. Bu aşamada her iki tarafın deniz gücünü ortaya koymaya çalışalım : Türk Deniz Gücü : Osmanlı Devleti I. Dünya Harbine girmeden önce paraları peşin verildiği halde İngiltere'ye ısmarladığı gemileri alamamıştı. Bunlar : Sultan Osman-ı Evvel ve Reşadiye zırhlıları idi. Çeşitli çapta topları ve 22 mil süratleri ile üstün vasıflara sahip olan bu savaş gemilerinin Osmanlı deniz kuvvetlerinde yer almayışı bu muharebelerde eksikliğini hissettirmiştir. Çanakkale Boğazı, savunmaya elverişli bir yapıya sahip olmasına rağmen savunma düzeni açısından çok yetersizdi. Ağır top mevzileri toprak ve taştandı. Ayrıca topların çoğu kısa menzilli ve eski idi. Cephane sınırlıydı. Bütün bu olumsuzluklara rağmen Çanakkale müstahkem mevki kumandanlığına getirilen Miralay Cevat (Çobanlı Paşa) Bey gerekli hazırlıkları süratle tamamlamaya çalışıyordu. 1914-1918 tarihleri arasında Osmanlı deniz kuvvetlerinde muharebe gemisi, 4 kruvazör, 2 torpido, 8 muhrip, 10 torpido botu, 18 gambot ve 17 çeşitli gemi ile toplam 62 adet idi. Buna karşı İtilaf Devletlerinden İngiltere'nin irili ufaklı toplam 101 gemisi, Fransa'nın 33 gemisi ve ayrıca Rusların da 41 gemisi bulunuyordu. Bu durumdan da anlaşılacağı gibi, Türk deniz gücü çok zayıftı. Nihayet, Çanakkale Boğazı toplanmaya başlayan önünde İngiliz ve Fransız filoları Limni, İmroz, Tenedos adalarını kendilerine üs yaptılar. Düşman savaş gemilerinin top atışları, başlangıçta Çanakkale Boğazı'nı kapayan Kumkale ve Seddülbahir bataryalarını yok etmek amacını güdüyordu. Bu sırada doğal olarak savaş gemilerinin uzun menzilli topları, eski ve kısa menzilli Türk kıyı bataryalarının etki alanı dışında kalıyor ve bunların atışlarından zarar görmüyordu. Bu çatışmalarda iki tarafın kullandığı araçlar çok farklı olduğundan, sonuç önceden belliydi. Atışlar kısa süre devam ettikten sonra, Türk kıyı bataryaları ve istihkâmları bir yıkıntı durumuna geldi. İşte 3 Kasım 1914'te başlayan saldırı ancak 19 Şubatta ciddileşti. Amiral Carden idaresinde 12 parçalık bir filo taarruza başlamış, akşama kadar süren bu saldırıda Türklerin giriş tahkimatı ateş yağmuruna tutulmuştur. Ertuğrul ve Orhaniye tabyaları, menzilleri dışındaki mesafeden şiddetli bir bombardıman altına alındı. Bu saldırıda yaklaşık 1100 top mermisi maruz kalan Türk siperleri, ayrıca havadan uçaklarla bombalandı. İkinci saldırı ise 25 Şubat 1915'te başladı. 8 İngiliz ve 4 Fransız muharebe gemisinin yoğun ateşi sonucu Türk tabyaları susmuş, Türk askeri geri çekilmek zorunda kalmıştır. Buna karşılık Ertuğrul tabyasının bir mermisi Fransızlar'ın 'Vengeance' zırhlısının arka tarafına indi. Türk topları, başta Agamemnon zırhlısı olmak üzere diğerlerini yaralayıp püskürtmüş olsa da, İngilizler bunu bir zafer gibi kabul etmişler ve artık Boğazlar'ı rahatça geçebileceklerini düşünmüşlerdir. Fakat tam bu sırada Türk tabyalarının isabetli atışları ve Barbaros ile Turgut Reis rıhlılarının cesaretli müdahaleleri ile İngilizlerin ünlü Agamemnon ve Goliath yara alarak geri çekilmiştir. Türk topçusu görevini büyük bir başarı ile sürdürerek isabetli atışlarına devam ediyordu. Bunun üzerine daha fazla ileriye geçemeyen düşman zırhlıları geri çekilmek zorunda kalmıştır. Düşmanın birkaç kere karaya asker çıkararak Seddülbahir'i baskınla ele geçirme girişimi başarıya ulaşmadı. Çünkü ağır bombardımanlara rağmen bir miktar Türk askeri mermilerin yetişemediği yerlerde kalıyor ve karaya çıkanları geri püskürtüyordu. 2 Mart 1915 günü yeniden saldırıya geçen düşman zırhlılarından 'Conwallis' zırhlısı aldığı ağır bir isabet yüzünden savaştan çekildi. Bu sırada 'Barbaros' zırhlımız da endirekt atışlar yaparak düşman donanmasının en güçlü zırhlısı olan 'Queen Elizabeth' i dövmeye başladı. Bu isabetli darbelere daha fazla dayanamayan İngiliz zırhlısı da geri çekilmek zorunda kaldı. Çağın en güçlü savaş gemilerinden oluşan düşman devletler donanması bütün gücüyle Çanakkale Boğazı'na yüklenmeye hazır durumda beklerken mayın-arama tarama gemileri de Boğaz ağzındaki mayınları temizlemekle meşguldüler. Bu sırada Almanya'dan Edirne'ye trenle ve oradan da güçlükle 2 Mart 1915 günü Çanakkale'ye getirilmiş olan 26 mayın, 7 Martı 8 Marta bağlayan gece küçük Nusret'in güvertesine yüklenmişti. İki gün önce kalp krizi geçiren Nusret'in komutanı yüzbaşı Hakkı Bey, sağlığı nedeniyle yerine bir başkasını görevlendirmeyi öneren Çanakkale müstahkem mevki komutanı Albay Esat Bey'in ısrarlarına rağmen harbin ve ülkenin sorumluluğunu omuzlarında hissederek Nara Burnu'ndan hareket eti. Gecenin zifiri karalığından yararlanan Nusret kalan son 26 mayını Boğaza döktü. Son mayının döküldüğü komutana rapor edilmişti ki, bu ulvî duygu ve manevi sorumluluğun yerine getirilmesiyle oluşan heyecana daha fazla dayanamayan yüzbaşı Hakkı Bey'in vatan için çarpan kalbi durdu. Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır. Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır. Tüm hazırlıklarını tamamladığına kanat getiren düşman donanması 17 Mart günü toplu saldırıya geçmiştir. Dünyanın en büyük ve güçlü savaş gemileri Türk tabyalarını cehennemi bir top ateşine tutmaya başlamıştır. Birleşik donanmanın 622 topuna karşılık Türk topçusunun 179 topu bulunduğu bu muharebede düşmanın atış menzili uzun olmasına mukabil Türk topçusunun toplarının kısa menzilli ve eski tip olması düşmana büyük avantajlar sağlamıştır. Türk topçusunun isabetli atışları ve Nusret mayın gemisinin döşemiş olduğu mayınlara çarpan birçok düşman zırhlısı ağır yaralar alarak saf dışı kalmışlardır. En ağır kayıp ise Bouvette olmuş 650 asker gemileriyle birlikte Boğazın karanlık sularına gömülmüşlerdir. Gün boyunca süren çarpışmalar neticesinde savaş gücünün 1/3 ünü kaybeden düşman donanması geri çekilmek zorunda kalmıştır. 9 Mart'taki savaşlar sırasında 'Lord Nelson' ve 'Bouvet' zırhlıları da Hamidiye tabyasından ağır isabetler alarak savaş meydanını terk ediyordu. 18 Mart 1915 Perşembe saat 10 sularında 18 zırhlı ve kruvazör, torpidobot ve mayın tarama gemilerinden oluşan İtilaf devletleri donanması Boğaz'a girdi. Vice Amiral de Robeck'in emrindeki donanma gemilerinden 'Triumph' zırhlısının ilk salvosuyla savaş başladı. Bunu 'Queen Elizabeth, Agamemnon, Lord Nelson, Inflexible' izledi. Albay Wehrle'nin raporuna göre, bu saldırıya 16 büyük savaş gemisi katılmıştır. Bunlar ilk sıra halinde Boğaz'a girmişler ve Boğaz Müstahkem Mevkii tabyalarını sabah saat 10.30'dan başlayarak akşamın 7.00'sine kadar bombardıman etmişlerdi. Sahil bataryaları, düşmanın bu cehennemi ateşine karşı cansiperane bir savunma yapmaya başladı. Şu Boğaz Harbi nedir ? Var mı ki dünyada eşi ? En kesif orduların yükleniyor derdi beşi, Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya Bu sırada toplarını açık ve savunmasız Çanakkale kasabasına çeviren Queen Elizabeth burasını yakıp yıktı. Türk siperleri ağır bombardıman altında birbiri ardına sarsılıyordu. Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer O ne müthiş tipidir, savrulur enkâz-ı beşer Yeni komutan, İngiliz amirali de Robeck, Türk savunmasının artık gücünü yitirdiğine ve kesin darbenin indirilme zamanın geldiğine karar vererek Fransız filosuna hücum emrini verdi. Birden Hamidiye ve Mecidiye tabyalarıyla, Baykuş ve Dardanos istihkâmları Fransız zırhlılarını ateş altına aldı. Aynı anda ağır bir isabet alan İngilizlerin 'Inflexible' zırhlısı geri çekildi. Hamidiye tabyasından üst üste birkaç salvo yiyerek sarsılan Bouvet, Nusret mayın gemisinin döktüğü mayınlardan birine çarparak battı. Biraz sonra 'Irresistible' da aynı akibete uğradı. Onun yarımına koşan 'Ocean' da Boğazın sularına gömüldü. Bir süre sonra mayına çarpan Inflexible zırhlısı İmroz açıklarında karaya oturdu. Cephaneliklerinden biri isabet alan 'Suffren' infilak ederek saf dışı kaldı. Bu muazzam çarpışmadan iki ay sonra 13 Mayıs 1915'te 'Muavenet-i Millîye' destroyeri İngilizlerin ünlü 'Goliath' zırhlısını batıracak, müttefiğimiz olan Alman denizaltıları da aynı ayın 25. Günü 'Triumph ve Majestic' zırhlılarını deniz dibine yollayacaklardı. Bu büyük yenilgi üzerine düşman donanması geri çekilmek zorunda kalacaktı . Sonuçta 18 mart zaferi, Türk askerinin, Türk topçusunun, mayın filosunun cesaret, azim ve şecaatinin ortak bir eseri olmuştur. Bu arada Muavenet-i Milliye Muhribi, Goliath zırhlısını batırdı. Yüzbaşı Ahmet Bey, gösterdiği cüretle denizcilik tarihine geçmiştir. İngiltere ve Fransa'nın dört denizaltısı,üç büyük zırhlı ve küçük gemileri battı. Büyük miktarda cephane harcamasına rağmen, düşman filosun fazla bir başarı elde edemedi. Kanlı savaşlar sonunda tabya ve bataryalardaki şehit sayısı, Müstahkem Mevki Komutanı Albay Cevat Bey'in raporuna göre 200'ü geçmiyordu. Buna karşılık düşman zayiatı ciddi ve ağırdı. Albay Wehrle ve emrindeki komutanların gözetlemelerine göre Bouvet, Irresistible ve Ocean zırhlıları batmış, pek çok savaş gemisi de yaralanmıştı. Kurtarma çalışmalarına katılan pek çok savaş gemisi de batırılmıştı. Özellikle Hamidiye Tabyası'nın Yüzbaşı Vassidla komutasındaki atışları çok etkili olmuştu. Türkiye'de torpil uzmanı olarak çalışan Üsteğmen Ceehel'in Erenköy Körfezi'ne 18 Mart'tan az önce yerleştirdiği mayınların da bu sonuçta rolü olsa gerektir. Bunun üzerine düşman filosu geri çekilmek ve bu girişimden vazgeçmek zorunda kaldı. 18 Mart, Çanakkale Müstahkem Mevki ve Boğaz Komutanlığı için bir onur günüdür ve öyle kalacaktır. Düşman, filo zorlamasıyla bu boğazı geçmeye bir daha girişmedi. Çanakkale müstahkem mevki Kumandanı Cevad Paşa'ya bu büyük zafer üzerine '18 Mart kahramanı' ünvanı verildi KARA SAVAŞLARI : İtilaf Devletleri deniz harekâtında uğradıkları büyük yenilgi üzerine, karadan taarruza geçerek 'Eceâbad' yarımadasını istila suretiyle Boğaz savunma mevzilerini düşürüp, donanmalarına deniz yolunu açmaya karar verdiler. Bu maksatla Akdeniz Birleşik kuvvetleri başkumandanlığına tayin edilen Ian Hamilton, Amiral Michael de Robeck'le görüşerek kara taarruzuna kara verdi. Bu harekât için 75.000 kişilik beş tümen ayıran İtilaf Devletleri, donanmalarını da 65'ten 95 parçaya çıkardılar. Osmanlı Devleti ise, düşmanın kara harekâtına girişeceğini sezmiş bulunduğundan 5. Orduyu kurmuş, komutanlığına da Alman generali Liman Von Sanders'i tayin etmişti. İşte bu ordunun 19. Tümen komutanlığına da yarbay Mustafa Kemal (Atatürk) Bey getirilmişti. Osmanlı ordusunun kara kuvvetleri başlangıçta 2 tümen iken, şiddetli saldırılar karşısında mevcudu 6 tümen ve bir süvari tugayına çıkarılmıştı. Deniz ve kale komutanlığına da Amiral Von Usedom tayin edildi. İtilaf Devletleri ise, önceleri mevcut küçük birliklerinin sayısını 500 bin askere kadar çıkarmışlardı. Bunların 400 bini İngiliz, 70 bini Fransız, geri kalanı da Avustralya, Yeni Zelanda ve Hint askerleri idi. Gece yapılması kararlaştırılan çıkarmanın tarihi de 25 Nisan olarak belirlendi. Nihayet hazırlıklarını tamamlayan düşman kuvvetleri Boğazın en dar yeri olan 'Seddülbahir' bölgesine çıkarma harekâtına başladı. Çok üstün ateş gücüne sahip düşmanın cehennemi bombardımanı karşısında, Türk tabyaları bir müddet sustu. Fakat birden hemen kıyıya yakın, denizdeki düşman toplarının dövemeyeceği kadar yakın bir tepenin ardından bir yaylım ateşi başladı. Bu, ilk çıkartma yapan düşmanın üç alayına, yani yaklaşık 6000 kişiye karşı 63 neferiyle karşı koyan Ezineli Yahya Çavuş bataryası idi. Düşman komutanına, 'Burası tam teçhizatlı bir tümenle korunuyor, buradan çıkartma yapmak, daha binlerce erimizin ölümüne neden olur, başka bir çıkış yeri arayalım' kararını verdiren bu insan üstü güçle yapılan direniş, sadece Yahya Çavuş ve 63 erinin eseriydi. Dünyada hiç bir insan, ölümünü düşmana bu kadar pahalı ödetmemiştir. Aziz hatıralarına dikilen anıtın kitabesinde şu satırlar yer almaktadır : Bir kahraman takım ve de çavuştular Tam üç alayla burada gönülden vuruştular. Düşman tümen sanırdı, bu bir avuç askeri Allah'ı arzu ettiler, akşama kavuştular Arıburnu Çıkarması ve Conkbayırı Savaşı : Beşinci ordu komutanı Liman Von Sanders Paşa, çıkarmanın Saroz Körfezi kıyılarına yapılacağını düşünüyordu. Yarbay Mustafa Kemal Bey ise, çok isabetli bir sezgi ile çıkarmanın Arıburnu'na yapılacağını tahmin etmiş ve komutanlarını uyarmıştı. 24-25 Nisanda Arıburnu çıkarması yapıldığı zaman, buradaki Türk birliklerinin sadece bir gözetleme bölüğü vardı. Bunlar cephaneleri bitene kadar çok üstün kuvvetlerle çarpıştıktan sonra çekildiler. Düşmanın amacı, yarımadanın en yüksek ve stratejik önemi olan Kocaçimen tepesini ele geçirmekti. Bunu başardıkları takdirde Boğaz savunma sistemi çökebilirdi. İşte bu son derece kritik anda, 19. Tümen komutanı Yarbay Mustafa Kemal Bey, asıl tehlikenin nerede olduğunu anlamış, ihtiyatta bulunmasına rağmen, inisiyatif kullanarak Kocaçimen Tepesi yönünde hemen harekete geçti. Liman Von Sanders Paşa ise, Mustafa Kemal Bey'in kuzeye hareket etmesini emrediyordu. İşte Çanakkale harekâtının dönüm noktası bu andı. Mustafa Kemal Bey, ya emri uygulayacak ve general Hamilton'un planı başarı kazanacaktı, ya da emirlerin dışına çıkıp, inisiyatif kullanarak kendi yönünde hareket edecekti. Mustafa Kemal, çekilmekte olan gözetleme birliklerini durdurup düşmana karşı vaziyet aldırarak Anzakları durdurdu. Aynı anda 19. Tümene bağlı 57. Piyade alayını derhal o bölgeye kaydırdı. Karaya çıkan düşman 8 taburdan fazladır. Mustafa Kemal Bey'in elinde bu kadar kuvvet yoktur. Fakat derhal süngü taktırır. Bir dakika sonra orada tarihi taarruz emrini verir. '- Size ben taarruz emretmiyorum , ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimizi başka kuvvetler ve başka kumandanlar alabilir.' Nihayet şiddetli Türk taarruzuyla başlayan kanlı çarpışmaların sonunda düşman kıyıdaki son sırtlara kadar geri püskürtüldü. Bu savaşta en sıkışık anda ilk taarruza geçen 57. Alaydır. Onlardan bu gök kubbede bâki kalan bir hoş sadadır. Çünkü Çanakkale Savaşı'nda 57. Alayın tamamı şehit düşmüştür. Düşmanın kaybı ise 20.000 in üstündedir. Anafartalar Çıkarması Boğazı geçemeyen düşman kuvvetleri, verdikleri büyük kayıplar yüzünden savaştan vazgeçmeyi düşünmeye başlamışlardı. Ancak bu karar Dünya Savaşının sonucunu etkileyebileceğinden harekâtın canlandırılmasına karar verildi. 6 Ağustos 1915 gecesi İngiliz ve Fransız kuvvetleri Anafartalar bölgesine çıkarma yapmaya başladılar. Esad Paşa, Arıburnu kesimi, Kuzey Grubunun başında bulunuyordu. Anafartalar'daki Tümenler Grup Kumandanlığını ise Yarbay Mustafa Kemal üzerine aldı. Güney Grubunun başında da Esad Paşa'nın kardeşi Vehip Paşa bulunuyordu. Bu iki kesimde de aylarca devam eden çok şiddetli çarpışmalar oldu. Bu yeni düşmana karşı koymak için Saroz mıntıkasında bulunan Miralay Fevzi Bey komutasındaki 7. Ve 12. Tümenler getirildi. Fakat Fevzi Bey, bir gün önce kıtaların 40 kilometrenin üstünde yol yürümesi nedeniyle taarruzu 9 Ağustos gününe erteledi. Liman Von Sanders Paşa, hemen geceden hücuma geçilmesini emrettiyse de, Fevzi Bey, askerin çok yorgun ve dağınık bir halde bulunduğundan bahisle, geceleyin toplayıp dinlendirmek ve sabahleyin taarruza geçmek için izin istedi. Bunun üzerine Liman Paşa, Fevzi Bey'i görevden alarak yerine Mustafa Kemal Bey'i getirdi. Mustafa Kemal Bey, derhal tertibat alarak, gerekli emirleri verdi. Bu kumanda değişikliği son derece isabetli olmuş ve ertesi sabah yaptığı mukabil taarruzla düşmanı âdeta olduğu yere mıhlamıştır. O'nun sabaha karşı başlattığı âni taarruz karşısında düşman silahlarını bile kullanmaya vakit bulamadan ezilmiştir. İstediği sonucu almış olan Mustafa Kemal Bey, saldırıyı durdurup, birliklerini Conkbayırı ve Şahin Tepe'ye yerleştirdikten sonra, 16 Ağustos'ta Anafartalar'ın sağ yanından yapılan tehlikeli bir taarruzu da durdurmayı başardı. Böylece düşman 21 Ağustos'ta yenilgiyi kabul etmek zorunda kaldı. 7 Kasım 1915 tarihinde de Çanakkale'den tamamen çekilme kararı alan İtilaf Devletleri, 134.000 insan, 393 ton ve 500 hayvandan oluşan kuvvetini büyük bir ustalıkla aşamalı olarak geri çekmeyi başardı. Gelibolu Yarımadası üzerindeki düşman kuvvetleri 19/20 Aralık 1915 gecesi Anafartalar ve Arıburnu cephesinden, 8/9 Ocak 1916 gecesi de Seddülbahir'den çekilip gittiler. Bu harekât, İtilaf kuvvetlerinin yapmış oldukları ilk ve son başarılı harekât olmuştur. 134.000 asker geri çekilirken, 205.000 İngiliz, 47.000 Fransız askeri hayatını kaybetmişti. Türk birliklerinin kaybı ise 251.300 olarak verilmesine karşılık ATESE arşivi bilgilerine göre 306.882 dir. S O N U Ç İtilaf Devletleri'nin büyük bir hezimete uğramasıyla sonuçlanan Çanakkale Savaşları üzerine yapılan araştırmalarda, bütün dünyanın üzerinde ittifakla birleştikleri esas konu, Türk askerinin mükemmel bir idare altında gösterdiği emsalsiz müdafaa kabiliyetidir. Çanakkale geçilemeyince, bu büyük savaş bir yıpranma savaşı şeklini almış ve iki yıl daha devam etmiştir. Avrupa'nın ekonomi, sanayi ve birçok konudaki dünyaya nispeten var olan büyük üstünlüğü darbe yemiş, sömürgelerdeki halkların millî benlikleri harekete geçmeye başlamıştır. Asya ve Afrika'daki, sömürgelerinde yaşayan Müslüman uluslara, bu zaferle bağımsızlık ve özgürlük tohumları atılmıştır. Şüphesiz Çanakkale'de Türk askerinin kazandığı bu zafer yalnız Türk milleti için değil, yokluk ve esaret altında yaşayan diğer mazlum milletler için de kurtuluş umudu olmuş, mücadelelerini kamçılamıştır. Bu da ileride, dünya siyasal haritasının şeklini değiştirecek gelişmelere neden olmuştur. İngilizlerin gururunu kırmayı, İngiltere ve Fransa gibi iki büyük devleti tek başına, müttefiki Almanya'dan yardım almadan yenmeyi başaran, arkasından da dünya siyasal haritasının değişmesine neden olan Türk ulusudur. İşte Çanakkale Zaferi bunun için önemlidir. Çanakkale Savaşları nedeniyle, Irak ve Filistin cephelerinde 1 milyona yakın İngiliz ve Fransız askeri, müttefik devletlerin ana cephelerinden uzak tutulmuştur. Yunanistan, Romanya ve İtalya'nın savaşa girmeleri geciktirilmiş ve Bulgarlar'ın müttefik devletler tarafında savaşa katılması sağlanmıştır. Ayrıca 18 Mart 1915'te kazanılan Türk zaferi ve bu zaferi takip eden aylarda kara savaşlarında da İngiliz ve Fransız kuvvetlerinin mağlûb olması, ekonomik ve siyasal buhran içinde olan Rus Çarlığı'nın yıkılmasına ve Türkiye'nin Kurtuluş Savaşı'ndaki büyük bir engelin ortadan kalkmasına neden olmuştur. Yani bir bakıma Türk Kurtuluş Savaşı Çanakkale'de kazanılmıştır. Çanakkale'de İtilaf Devletleri başarılı olup da Rusya yolu açılmış olsaydı, Rusya Karadeniz yoluyla büyük lojistik desteğe kavuşarak tarafsız Balkan Devletlerini zorunlu olarak kendi tarafına çekecekti. Böyle bir durumun ortaya çıkmasıyla savaş önceden bitebilir ve belki de bugün Avrupa haritası daha farklı olabilirdi. Deniz kuvvetleri açısından, Karadeniz'de Yavuz ve Midilli'nin Türk donanmasına katılmaları ile oluşturulmaya çalışılan kuvvet dengesi, Rusların sahip oldukları güçlü, fakat karaya bağımlı donanmaları ile Boğazlara yönelik harekât girişimlerini caydırmıştır. Böylece Osmanlı İmparatorluğu, iki cephede birden savaşmaktan kurtularak, kara kuvvetlerini Çanakkale'de toplama imkânı bulmuştur.
__________________



[Sadece Kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilir. ]
  Alıntı ile Cevapla
Eski 01.12.10, 01:13   #2
Standart Cevap: Sosyal Bilgiler 4. Sınıf / 2.GEÇMİŞİMİ ÖĞRENİYORUM

2.GEÇMİŞİMİ ÖĞRENİYORUM

**ÇANAKKALE SAVAŞLARI VE SONUÇLARI

*ÇANAKKALE SAVAŞLARI VE SONUÇLARI -2-

Çanakkale savaşları ve sonucunda kazanılan büyük Türk zaferi için, aradan geçen 85 yılda çeşitli yorumlar yapılmıştır. Bunların için de Avrupalı siyasî tarih yazarlarının verdiği hüküm en doğru ve en isabetli olanlarından biridir: 'Malazgirt zaferinden beri Türklerin yaptıkları 254 savaşın en büyüğü Çanakkale'dir...' Bu hükme varan Batılı tarihçilerin değerlendirmeleri hiç şüphesiz Türklerin Avrupalı devletlere karşı kazandıkları zaferler açısından daha doğrudur. Çanakkale Zaferi'nden bir yıl önce Türk ordusu, tarihinin en büyük hezimetini yaşamıştır: Balkan Savaşı. Bu yenilgi sonucunda üç hafta içerisinde bugünkü topraklarımızın 1/5'inden daha fazla toprak 167.000 km2, 33 il, 158 ilçe, 6.5 milyon nüfus, bir başka ifadeyle Meriç Nehri'ne kadar Avrupa'daki toprakların tamamı kaybedilmiş ve ordu da elden çıkmıştı. İşte bu büyük darbeden sonra Türk ordusu gerçek anlamıyla ordu olabilmek için büyük bir çabaya girişti. Bir yıllık sürede, yüzüne sürülen kara lekeyi silecek duruma ve Çanakkale Zaferi'ni kazanacak güce erişti. Kazandığı zaferle Türk'ün gerçek kudret ve kabiliyetini ortaya koydu. İşte Çanakkale Zaferi bunun için önemlidir. Gerçekten de bu savaşların da içinde bulunduğu Birinci Cihan Savaşı Türk İmparatorluğu topraklarının Batılı emperyalist güçler tarafından taksimi yolunda varılan antlaşma üzerine çıkmıştır. Savaş devam ederken ve Çanakkale dünyanın en güçlü dev donanmaları tarafından zorlanırken Rus çarına verilen teminat da bunu ispatlamaktadır. Rusların hariciye nazın Sazanof'un İngiltere ve Fransa'ya verdiği ve Çanakkale'de Türk zaferinden çok kısa bir müddet öncesinin tarihini taşıyan notanın şu ifadesi bunu göstermektedir. ' ... İstanbul ve Boğazlar meselesi kesin olarak ve Rusya'nın tarihî arzularına uygun bir surette artık çözülmelidir... Eğer İstanbul şehri, Boğaziçi'nin, Marmara denizinin ve Çanakkale boğazının batı sahili ve gene Midye-Enez çizgisine kadar Güney Trakya, daha başından, Rusya imparatorluğunun kısımları arasına sokulmazsa her türlü çözüm şekli yetersiz ve devamsız olacaktır. Gene, stratejik sebep ve lüzumdan ötürü Boğaziçi ile Sakarya ırmağı arasında ve İzmit Körfezi üzerinde tayin edilecek bir noktada Asya sahilinin bir kısmı, Marmara'daki adalar, İmroz ve Tenedos adaları da Rus imparatorluğunun parçaları arasına sokulmalıdır.' Bu notadan sonra Rusya'nın kesin teminat istemesi Üzerine İngiltere ve Fransa 12 ve 14 Mart 1915'de bütün Rus isteklerini kabul ederek Anadolu ve Balkanlar Türkiyesi'ni Rusya'ya vermeye razı olmuşlardır. Cihan savaşının son yıllarında Rusların yayınladığı 'Anadolu'nun Taksimi' adlı eserde bütün bu taksim belgeleri ve yapılan gizli ve açık antlaşmaların metinleri vardır. Ancak, 18 Mart 1915'-de kazanılan Türk zaferi ve bu zaferi takip eden aylarda kara savaşlarında da İngiliz ve Fransız kuvvetlerini unutamayacakları bir yenilgiler zinciri içinde mağlûp etmemiz, Rusya'da Çarlığın yıkılmasına ve Türkiye'nin İstiklâl Savaşındaki büyük bir engelin ortadan kalkmasına sebep olmuştur., yani bir bakıma Türk İstiklal Savaşı Çanakkale'de başlamıştır. Mehmetçik, 1915'te Çanakkale'de, vatanı işgale kalkışan güçlü düşmana karşı direnip destanlar yaratarak, ulusun kara yazgısını değiştirebilmiştir. Eğer dönemin süper güçleri amaçlarına ulaşsa ve Çanakkale geçilebilseydi, kuşkusuz modern tarihimiz çok farklı yazılacaktı. İtilaf Devletlerinin, Çanakkale mağlûbiyetinin nedenlerini araştırırken, savaş planının iyi hesaplanarak hazırlanmamış olması, istenilen cephanenin zamanında temin edilememesi, kumandanların birçoğunun tecrübesizliği, komuta merkezinin uzakta bulunması, arazinin tanınmaması gibi faktörlerde bulmaya çalışıyorlarsa da, esas neden Türk askerinin müdafaa sahasındaki üstün kabiliyeti ve kuvvetlerin mükemmel idare edilmeleri olmuştur. General Ian Hamilton 'Gelibolu Günlüğü' adlı hatıratında şöyle demektedir : 'Karaya çıkardığımız birliklerle eşgüdümlü çalıştığımız halde başarılı olamamamızın asıl sebebi, bizim işgal için savaşmamız, Türklerin ise vatanlarını canla başla savunmalarındandı. Temmuz ayı başında 400 metrelik bir arazi parçası 17.000 zayiatla ele geçirildi. Böyle kanlı bir başarı başka hiçbir cephede görülmemiştir.' Çanakkale savaşlarında, Churchill başta olmak üzere dönemin tüm sivil ve askeri yöneticileri tarafından Türklerin savaş gücü önemsenmemiştir. Bunda, iki yıl önce Balkanlar'daki yenilgisini hesaba katarak hemen dize getirileceği ve kolayca Çanakkale Boğazı'ndan geçeceklerini hesaplamışlardır. Ancak onların asıl unuttukları Türk askerinin diğer orduların askeriyle kıyas kabul edilemez olan yüksek manevi gücüydü. İtilaf Devletleri, Türk kuvvetlerinin son yıllarda, özellikle Balkan Savaşlarında gösterdiği başarısızlıklar nedeniyle karşılarındaki gücü küçümsemişler, bunun bedelini de çok ağır bir şekilde ödemişlerdir. Çanakkale Zaferi ile Türk askeri Balkan Savaşı sonundaki ezikliğini üzerinden atmış, can çekişen bir imparatorluk içerisinde kahraman bir milletin varlığını bütün dünyaya göstermiştir. Bu bakımdan Türk'ün Avrupa'da itibarının yeniden artması Çanakkale müdafaası ile başlar. Gerçek bir ibret tablosu ve Türk Milleti için de haklı bir iftihar destanı olan bu savaş, siyasal ve askeri yönlerden olduğu kadar inancın, moral gücün değeri bakımından ele alınarak, genç kuşaklara çok iyi anlatılmalı ve öğretilmelidir. Milletler savaşları, araç ve gereçleri zamanın teknolojisi ile kaynaştırarak yapmışlardır. Ancak bunları gerçekleştiren yine insanlar olmuşlardır. Yani muharebe meydanlarında savaşı kazanmak için biricik gücün teknolojik araç ve gereç üstünlüğü olmadığı ortaya çıkmıştır. İşte Çanakkale savaşları bunlara en güzel örneği teşkil etmektedir. Dünyanın en güçlü silah ve teknolojisine sahip birleşik düşman orduları, önce savaş gemileri desteğinde saldırılarını sürdürmeleri karşısında Türk milleti, şehit düşmek veya gazi olmak düşüncesi ile vatanına düşman ayağı bastırmamak için büyük fedakârlık ve cesaret örneği sergilemiştir. İstanbul'daki Amerikan büyükelçisi Henry Morgenthau'nun anılarında ifade ettiğine göre, İngiliz Deniz Bakanlığı, beş yüzden fazla Türk topunun ateş ettiğini sanmıştır. Oysa müttefiklerin gemi küpeştesinden seyrettikleri manzara, Türk dehasının tarihe intikalinden başka bir şey değildi. Düşmanı aldatabilmek için tabyalara yüzlerce soba borusu yerleştirilmiş ve ağızlarına konulan barut ateşlenmiştir. Barutun parlayışını, düşman filosunun kumandanları, hakiki top sanmışlardı. Ama İngiliz amirali de Robeck'in şaşkınlığı bir başka idi. Dünya savaş tarihinde müstesna bir yere sahip olan bu muazzam savaş, bir macera değil, bir 'nefs-i müdafaa',düşmanların değil işgal etmesine, geçmesine dahi izin verilmeyen, baştanbaşa Türk insanının kanıyla sulanan ve her metre karesinde bir kahramanlık destanı yazılan toprakların öyküsüdür. Bir milletin kaderini değiştirecek, dünyaya bir daha ender gelebilecek bir büyük kahramanın, Atatürk'ün milletiyle tanıştığı bir büyük savaş.. Binlerce şehidin kefensiz yattığı bu topraklar, Çanakkale'nin geçilmez olduğunun en yakın şahididir. Çanakkale destanını yazan 300.000 den fazla Türk evladı bu vatan toprağı uğruna kanlarını çekinmeden seve seve vermiş, şehit düşmenin gururunu taşıyan binlerce isimsiz kahraman gerçekleştirdiği bu zaferle askeri tarihimizin altın sayfalarındaki onurlu yerini almayı başarmıştır. Ancak kendisine karşı acımasızca saldıran düşmanı ise aziz Anadolu toprağının bu kutsal bölgesinde misafir etmenin şerefini Atatürk'ün şu sözleriyle bir kere daha ispatlamıştır. ' Bizim karşımızda kahramanca çarpışarak topraklarımızda can veren, şehit Mehmet ile koyun koyuna yatan Anzaklar, bu topraklarda huzur içinde uyuyunuz. Sizler artık bizim evlatlarımız olarak ebediyete kadar misafirimizsiniz.' Bazı yazarlar, Çanakkale Savaşlarını değerlendirirken, Türklerin de, Anzakların da inandıkları ilkeler ve kutsal bildikleri değerler için çarpışıp kan ve canlarını vermekten kaçınmadıkları şeklinde yorumlamaktadır . 0 zamanki düşmanlarımız çocuklarını asker ve milletin en asiline teslim ve emanet etmişler. Ama, neden bu macera? Onlar kem-küm diye laflarken, Gelibolu'da Fransız mezarlığını ziyaret eden bir Türk öğretmeni gerçeği dile getirivermiş: -Size biz mi gelin dedik ? Biz mi ülkelerinizdeki sevdiklerinizi azap ve gözyaşına boğmanızı istedik? Ya, bizim evlatlarımızın ne günahı vardı ? Onlar görevlerini vatanlarını müdafaa, sizler istila için yüklenmiştiniz. Artık müsterih uyuyunuz. Tarihe bakıldığı zaman görülür ki, Türk Milletinin savaş sırasındaki cesaret ve kahramanlığı, mağlûpları karşısındaki asilâne tavrı, itaati altına girenlere uyguladığı insanî davranışı, onların sadece kendileri için savaşmayıp, medeniyetten bütün dünyayı nasipli kılmayı amaçladıklarına işaret etmektedir. Gazi Mustafa Kemal Paşa da Çanakkale'deki Türk askerini Ruşen Eşref Bey'e şöyle tasvir etmektedir : 'Biz ferdi kahramanlık sahneleriyle meşgul olmuyoruz. Yalnız size Bomba Sırtı olayını anlatmadan geçemeyeceğim. Mütekabil siperler arasında mesafeniz sekiz metre, yani ölüm muhakkak ... Birinci siperdekiler, hiç biri kurtulmamacasına kâmilen düşüyor. İkincidekiler onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar şâyân-ı gıbta bir itidâl ve tevekkülle biliyor musunuz ? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, hiç ufak bir fütur bile göstermiyor, sarsılmak yok ! Okuma bilenler, ellerinde Kur'an-ı Kerim, cennete girmeğe hazırlanıyorlar. Bilmeyenler, Kelime-i Şahadet çekerek yürüyorlar. Bu, Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren şâyân-ı hayret ve tebrik misaldir. Emin olmalısınız ki Çanakkale muharebesini kazandıran bu yüksek ruhtur.' 5. Ordu komutanı Liman Von Sanders Paşa ise hatıratında şöyle demektedir : ' Çoğu zaman yarı çıplak, yarı açtılar. Haşlanmış buğday yiyorlar, sıhhi vasıflardan mahrum su içiyorlardı. Taş üzerinde yatıyorlar, fırtınaya, soğuğa yağmura karşı pek de korumalı olmayan siperlerde, çamur içinde yaşıyorlar,fakat dünyanın en ileri vasıta ve imkânlarına sahip düşmanlarını buldukları zaman arslanlar gibi dövüşüyorlardı. Çanakkale'yi bir asker olarak anlatmak imkânsızdır. Manevi kuvvetten ve vatan aşkından yoğrulmuş bir insan yapısı nasıl tarif edilebilir ki ? Türk askeri gösterişsiz, mütevazi, mütevekkil ve sessiz, hakiki bir Anadolu çocuğu.. Bu insanların kalplerinde sadece ve sadece yüce bir vatan sevgisi vardı. Bu ne gösterişsiz yurt sevgisiydi. Arkalarında fakir bir vatan toprağı bulunan bu insanlar savaş sırasında birer kahramandılar. Ölüme bunlar gibi gülerek giden bir başka millet yoktur. Bu hasletlerinden dolayıdır ki hürriyetlerini en ağır bedelle ödüyorlar, esaret bilmiyorlardı.' 86 yıl önce bugün, onlar 'Ağuşunu açan peygamberlerine' kavuştuklar ve 'Yedi kandilli Süreyyanın' üzerlerine nur serpiştirdiği Mehmetçiklerimizin o emsalsiz destanlarının başladığı gündür. Nice rahmet ve nice hesaba-kitaba sığmaz şükran ve fatiha borcumuzdur ki eda oluna... Ve de, şimdi. Bu savaşlarda her iki tarafın insan kaybı 570 binin üstündedir. Türkiye'nin toplam kaybı gazi ve şehit olarak 255.000 civarındadır. Eskilerin 'Melhâme-i kübra' olarak adlandırdıkları Çanakkale muharebeleri âdeta bir subaylar savaşıdır. Kısa bir hesap: 259 günde verilen 570 bin zayiatı yine günlere bölerseniz, gün başına 2200 asker düşer. Bizim günlük kaybımız ise 969 kahramandır. Başka bir deyimle her gün 969 aileye kara haber ulaştırmışızdır.3,5 yıl süren Kurtuluş Savaşı'nda en güçlü olduğumuz dönem olan Büyük Taarruzda ancak 200.000 kişilik bir ordu yapabildiğimiz anımsanırsa Çanakkale Zaferi'nin bedeli daha iyi anlaşılır. Türkiye bu muazzam savaşta, yüksek tahsilli subay namzedi ve ihtiyat subaylarından 10.000 den fazlasını şehit verdiği gibi, 70.000 kadar da meslek sahibi rüştiye mezunu bu topraklar için canlarını feda etmişlerdir. Mektebi Sultani yani Galatasaray Lisesi'nin 1915 senesinde mezun olmuş talebesi yoktur. Zira Çanakkale'de şehid vermekten lisede mezun vermeye imkân kalmamıştır. Bu savaştaki her on şehidimizden biri asteğmendir. Demek ki Çanakkale'de 25 bin lise ve üniversite mezunu kaybetmişiz. Bizim kaybımız, doğu ve batı kültürüne hakim, Arapça, Farsça, Fransızca bilen (yahut İngilizce), meslek sahibi, yedek subayların şehadetiyle çok büyüktür. Türkiye'nin bugün bile yaşamakta olduğu yetişmiş insan sıkıntısının temelinde Çanakkale Savaşları vardır. İttihat Terakki'nin, cinayet çapında şuursuzlukla, yetişmiş insanları imha etmesi vardır. Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin ilanından sonra yıllarca sıkıntısı çekilen yetişmiş insan gücü, idareci, eğitimci ve diğer branşlardaki eleman noksanlığı ve bunun doğurduğu sonuçları, Çanakkale savaşlarında verdiğimiz şehitlerin sayısında aramak gerekir. Çanakkale Zaferi, dünyaya Türk'ün tükendiği sanılan gücünün henüz tükenmediğini, artık tarihsel işlevini tamamlandığını sandıkları Türk'ün, koşullar ne kadar zor olursa olsun, daha çok şeyler başarabilecek güç ve inanca sahip olduğunu göstermiştir. Karşımızdakiler bir devletin çöküşüyle ulusun inanç ve gücünün çöküşünün farklı şeyler olduğunu burada anlamışlardır. Türk'ün devleti çökebilir, ama kendisi çökmez. Dünya sahnesindeki rolünü bırakmaz. İşte Çanakkale Zaferi bunun için önemlidir. Çanakkale Zaferi, ümmetçiliği iflas ettirmiş, Panislamizm fikrini çökertmiş, söndürmüştür. Yerine, Türk ''milliyetçiliği'' fikrini alevlendirmiştir. Bunun uygulanabilir olduğunu, gerçek olduğunu kanıtlamıştır. O dönemde bugünkü Irak, Suriye, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri topraklarımız içindeydi. Savaş başlayınca cihad-ı mukaddes ilan edilir, ancak bunun olumlu hiçbir etkisi görülmez. Türk unsurunun dışındaki Osmanlı uyruğu olan öbür Müslüman unsurlara İngiliz altını ve İngiliz vaatleri Osmanlı'nın ilan ettiği mukaddes cihattan daha sıcak gelir ve Osmanlı Türk'ünü arkadan vururlar. Çanakkale muharebeleri sırasında da daha acısı yaşanır: İngiliz ve Fransızlar sömürgeleri Müslüman ülkelerden, Hindistan'dan yani bugünkü Pakistan'dan, Fas, Tunus ve Mısır'dan, Senegal ve diğerlerinden önemli sayıda Müslüman asker getirirler ve bunları Türklere karşı savaştırırlar. Hatta bizim cephelerdeki Mehmetçikleri etkilemek için yüksek sesle ezan ve Kuran bile okuturlar: İşte bu tablo gerçeği görmemizi sağlar. Böylece gerek Osmanlı devletinin son dönemine, gerekse T.C. Devletinin ulusal politikasına yön vermiş olur. Ayrıca bu zafer, bugün dahi bu hayalin peşinde koşanlara, İslam birliğini ideoloji olarak benimseyenlere, ulus gerçeğini inkâr edip ulusu ümmetleştirmeye çalışanlara, düşüncelerinin çürüklüğünü gösteren tarihsel bir kanıttır. İşte Çanakkale Zaferi bunun için önemlidir. Çanakkale Zaferi, Mustafa Kemal'in ordu içinde olduğu kadar tüm milletçe de tanınmasına vesile olmuştur. Bu suretle Türk milleti, 1699'dan beri makus istikamette gelişen tarihini yenecek olan liderlerini bulmuştur. Ordu ve millet, Anafartalar kahramanının bu işi başaracağına inanmış ve onun ardından gittikçe büyüyen bir kütle halinde yürümüştür. İşte bu güven, Atatürk'ün Milli Mücadele'yi zaferle sonuçlandırmasında, genç, dinamik ve yepyeni modern bir devlet kurmasında en büyük ilham ve kuvvet kaynağı olmuştur. Hafızalarda taze kaldığını ümid ettiğimiz bir diğer şaşılacak cesaret numunesi de o yiğit teğmenimizin bir gecede bir otomobil lastiği alacak kıymette sahte banknot imal ederek Musevi teb'a ile yaptığı alış-veriştir. Çanakkale'nin ruhunu hülasa eden sadelik içinde gizlenmiş muhteşem vak'alardan biri olan bu meşhur para menkıbesinin en dikkate değer tarafı merhum teğmenin taklid banknotun arkasına yazdığı ibaredir: 'Bedeli Çanakkale'de.' Devrin kâğıt paralarının arka yüzünde devlet teminatı olarak 'bedeli Dersaadet'te' klişesi bulunduğu için fedakâr asker de 'Bedeli Çanakkale'de' yazmıştır. Bizler bugünlerin nesli olarak aziz şehitlerimiz ve gazilerimizin şanlı hatıraları için neler yapabildik ? Çanakkale Zaferi ve Savaşları üzerine yazılmış kaç tane roman, senaryo sayabilirsiniz ? Nerede Çanakkale Zaferi üzerine çekilmiş filimlerimiz ? 86 yıl önce bugün, onlar 'Ağuşunu açan peygamberlerine' kavuştuklar ve 'Yedi kandilli Süreyyanın' üzerlerine nur serpiştirdiği Mehmetçiklerimizin o emsalsiz destanlarının başladığı gündür. Nice rahmet ve nice hesaba-kitaba sığmaz şükran ve fatiha borcumuzdur ki eda oluna... Ve de, şimdi. Bu zaferleri bizlere armağan eden kahramanları rahmet ve minnetle anıyoruz. Bugün güvenlik güçlerimizden şehit düşenlerin ailelerini, gazilerimizi unutmamalıyız. Onların geride bıraktığı maddi sıkıntılar içinde olan ailelerine sahip çıkmak bir vefa borcudur. Bu vefa borcunu yerine getirdiğimiz ölçüde, acıları bir nebze olsun dineceği gibi, gelecek nesillerin daha şuurlu hareket etmesi sağlanacağı muhakkaktır. Bu aziz vatanın topraklarını kanlarıyla sulamış, bayrak bayrak kutsallaştırmış şehit ve gazilerimizin ölümsüz hatıraları önünde bir kez daha saygı ve minnetle eğiliyoruz. Ayrıca bu muazzam muharebelerde tarih sahnesine çıkarak bir güneş gibi doğan eşsiz kahraman Gâzi Mustafa Kemal Atatürk'ün, bütün komutan ve silah arkadaşlarının da manevi huzurunda engin saygılarımızla eğiliyor, onları rahmet ve minnetle anıyoruz.
__________________



[Sadece Kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilir. ]
  Alıntı ile Cevapla
Eski 01.12.10, 01:19   #3
Standart Sosyal Bilgiler 4. Sınıf / 2. GEÇMİŞİMİ ÖĞRENİYORUM

2. GEÇMİŞİMİ ÖĞRENİYORUM

**EL SANATLARIMIZ

*ÇİNİ SANATI



Dr. Hatice Aksu
Geleneksel Türk Sanatlarından olan çini, genellikle mimari yapıların, cami, köşk. saray, çeşme, türbe ve benzeri yapıların iç ve dış süslemelerinde kullanılmış bir seramik ürünüdür. Çinilerimiz tür olarak ikiye ayrılır.

1- Duvar çinileri, batılıları Tile-Art dedikleri bu türe eskilerimiz Kaşi demişlerdir.
2. Evani denilen bu tür tabak, vazo, kupa, kase, sürahi, bardak ve benzeri seramik ürünlerinden oluşmaktadır. Bu türe halen kullanma seramikleri demekteyiz.

Türkler çok eski zamanlardan beri , binalarını, çinilerle süslemeyi tercih ediyorlardı. Özellikle İslamiyeti, kabul eden Karahanlılar (955) devleti döneminde mabetlerini çinilerle süslemeye başlamışlardı. Bu tercih Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçukluları Zamanında gelenek halini almış ve daha sonraları Osmanlılar döneminde de devam etmiştir. Selçuklu çinilerinin özelliklerinden kısaca bahsetmemiz gerekirse, bunların kare veya dikdörtgen, altıgen şekillerinde olduklarını ve bir yüzlerinin, mavi, lacivert, toprak sarısı, turkuaz, siyah, kahverengi gibi sırla karıştırılmış renklerle boyanıp pişirilmiş olduklarını ve alçı veya horasan harç üzerine aplike edilmiş, mozayik şeklinde yapılmış süslemeler olduklarını söyleyebiliriz. Zamanla geliştirilen bu mozayik tekniğine Kufi tarzı yazılar ve rumi motiflerde katılmıştır. Tarihi dönemlerde gelişme gösteren Türk çini Sanatı 16. yüzyılda İznik çinileri ile zirveye ulaşmıştır.

Çini, ortaya koyduğu çok renkli geniş yüzey olanlarını kaplama özelliği ve kalıcılığı ile Türk süsleme Sanatının en önemli unsuru ve malzemesi olmuştur. Camiler, medreseler, türbeler ve özellikle mimarisine çini ile mimari ifadeler kazandırmıştır. Çini süsleme 3 ana özelliği ile önemi açıklanmaktadır.

1 Çok renklilik: Çini süsleme ile renk unsuru çok renkli olarak mimari ifadeye katılan bir boyuttur.
2. Geniş yüzey alanlarını kaplama özelliği Genellikle kare levhalar halinde yapılan çiniler süsleme materyalini verir. Birkaç metrelik panolar halinde hazırlanan düzenlemeler yanında özellikle tekrarlanan süslemenin yer aldığı geniş yüzey alanı kaplamıştır.
3- Kalıcılık: 900°C dolaylarında bir ısıda fırınlarda pişirilen çini levhalar, çiniyi süslemenin en kalıcı unsuru haline getirmiştir. Çini üzerinde yer alan süsleme desen olarak sonsuzluğa uzanan bir süreklilik kazanır.

Türk çini Sanatında yeni tekniklere geçme, form ve Sanat zevkini ve yetkinliğini bozmadan geri götürmeden sürekli artan isteği daha kısa sürede karşılayacak yeni üretim teknikleri ve imkanlarının araştırılması ve bunların uygulanması ile mümkün olmuştur.
Uygulama teknikleri sırası ile:
1- Mozaik çini tekniği.
2- Renkli sır tekniği
3- Sır altına boyama tekniği.
1- Mozaik Çini Tekniği:
Türk çini Sanatında yaygın olarak kullanılan en eski teknik olan bu tekniğin kaynağını sırlı tuğla süslemenin aldığı söylenebilir. Mozaik çini tekniği 13.yy da Anadolu Selçuklu çini Sanatına kişiliğini kazandıran ve Osmanlı döneminin varlığını 15.yy'ın sonuna kadar sürdüren bir çini tekniği olmuştur.
2- Renkli sır tekniği:
Ana teknik özelliği süslemenin, süsleme örneğinin doğrudan çinkolu saydam olmayan renkli sır ile yapılmasıdır. Bu teknikte levha üzerinde renkli sır ile boyama söz konusudur, renkli sır tekniğinde levha üzerinde süsleme örneğinde krom oksit bir bileşimle tekrar çizilmiş, kontür olarak verilmiş bu şekilde fırınlanan renkler birbiri içine akması önlenmiştir.
3- Sır Altına Boyama:
13.yy'da Anadolu Selçuklu'da kullanıldığı gibi, 16.yy'ın ikinci yarısında Osmanlı'da gelişmesini tamamlayan bir çini tekniğidir.
4- Perdah Tekniği:
Bir sır üstü tekniğidir. Beyaz astarlı renksiz saydam sırlı levhalar üzerine altın ve gümüş tozları ile süsleme yapılıyor ve fırınlanıyor.
__________________



[Sadece Kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilir. ]

micropsoft tarafından (01.12.10 Saat 01:47) değiştirildi.
  Alıntı ile Cevapla
Eski 01.12.10, 01:20   #4
Standart Cevap: Sosyal Bilgiler 4. Sınıf / 3. EL SANATLARIMIZ

2. GEÇMİŞİMİ ÖĞRENİYORUM

**EL SANATLARIMIZ

*EBRU SANATI



Dr. Hatice Aksu
Ebru yoğunlaştırılmış sıvı üzerine renklerin sınırsız değişimlerle birbirleriyle kucaklaşması, kaynaşması, dansetmesidir. Ebru Sanatını yüzyıllar boyu gizemli kılan, Sanatçıyı ebru teknesinin başında dünyanın bütün gizlerini, kaoslarını aşmaya iten, akıcı tekniği, daima dinamik, değişken, kendini aşan sonsuz teknikleri deneme fırsatı veren bir kağıt boyama Sanatı olan ebru, tezhib ve hat ile birlikte kitap sayfalarında, murakka kenarlarında, ciltlerde, yazı boşluklarında ve koltuklarında kullanılmakla birlikte günümüzde başlı başına bir sanat eseri olarak düşünülmekte ve sergilenmektedir.

Orta Asya Sanatı ve kağıt bezeme Sanatlarının en mühimlerinden biri olan ebruculuğun hangi tarihten beri bilindiğini kesinlikle söylemek bugün için imkansızdır Böyle bir belgeden mahrumuz. Eski tarihli kitap ciltlerinde bile yan kağıdı (kapak ile kitabı birbirine bağlayan kağıt) olarak ebruyu görmekteyiz. Yine eski bir murakkanın (albüm) içindeki yazı kıtalarının etrafında pervazlara yapıştırılmış ebru kağıtlarına da rastlamamız mümkündür Ancak, bu eserlerin yazıldıkları tarih bilinse bile, bizim için ebruya dair bir belge sayılmaz. Çünkü böyle eski yazmalar bir kaç defa tamir görüp yenilenmiştir. Tarihi en eski olan ebru kağıdı 962. H.(1554) yılına ait bir malik-i Deylemi yazısıdır. Yazı hafif ebru üzerine yazıldığı için yazı tarihinden ebru kağıdının tarihi öğrenilmiştir.

Ebru Sanatı batıda Türk Kağıdı veya Türk Mermer kağıdı adını almıştır. Avrupalılar ebru kağıdına mermer kağıdı (pupier marbre, marmar pupier, marbled paper..) demektedirler. Ebru kağıdı üstünde buluta benzeyen renk kümeleri meydana gelmektedir. Bu yüzden bulutumsu, bulut gibi manasına gelen Ebri kelimesi kullanılmıştır. Tarihimizde bilinen meşhur ebrucular, Ayasofya hatibi Mehmet Efendi, (Nisan 1773) Şeyh Sadık Efendi (11 Temmuz 1846), Hezarfen Edhem Efendi (1829-1904) Necmeddin Okyay (1883-1976)...
Ebruculukta Kullanılan Malzemeler
Boyalar: Eskiden beri ebruculukta toprak boya dediğimiz tabiattaki renkli kaya ve topraklardan elde edilen madeni boyalarla, nebati asıllı bazı suda erimez boyalar kullanılmıştır.

Kitre Üstüne boya serpilecek suyun içine lüzucet (yapışkan bir koyuluk) vermek için kullanılan bitkisel zamk.
Sığır Ödü Kitreli suyun yüzeyindeki boyaların çökmeden yayılmasını temin için, Satıhta aktif (yüzde gerilim sağlayan) safra asitleri ihtiva eden hayvansal madde kullanılır Bozulmasına engel olmak üzere, öd suyu önceden kaynatılır ve bu şekilde saklanır.
Ebrunun Çeşitleri
Tarzı kadim (eski tarz) battal ebrusu, tarama ebrusu (gelgit ebrusu) , şal örneği, bülbül yuvası, somaki ebrusu, taraklı ebru (geniş taraklı ebru, ince taraklı ebru), hafif ebru, serpmeli ebru, kumlu ebru, kılçıklı ebru, hatip ebrusu ebrunun çeşitlerindendir.
Ebru' nun felsefesi
Bazı günler, şafak veya gurup vakti ufka bakarsanız, kırmızı, sarı, laciverd ve mavi renklerin en ilahi tonları ile, bulutlardan bir ebru'nun daha doğrusu ebri' nin şekillendiğini görürsünüz. Yine bazı gecelerde, bulutlu semalar kadar geniş bir ebru teknesine, mehtabın, usta fırçasıyla laciverd, mavi ve ışıklı beyazın bütün nüanslarını serpiştiriverdiğine elbet rastlamışsınızdır. İşte sanatkar dedelerimiz, bir anda değişip kaybolan bu semavi güzellikleri yeryüzüne aksettirerek, onların ağaç yeşiline ve toprak rengine olan hasretini giderdikten sonra, bu şahane tabloyu kağıt üstünde de ebedileştirmeyi bilmişlerdir. Bu anlayış içinde Rabbine boyun kesen sanatkarın benlik� ten uzaklaşan gönlü, sanki ebru teknesinde şekillenmiş gibidir. Artık o Zaman büyümeye başlayan ebru teknesi derya kadar genişler, genişler ve bir kainata döner Ebru'cunun gönlü gibi Hz. Ali ne güzel buyurmuş Sen kendini küçük bir cisim sanırsın, halbuki bütün alem sende dürülüp bükülmüştür� Ebru bir düştür, bir özlemdir. Ona bakan her gözde yeni anlamlar kazanan bir akıştır.
__________________



[Sadece Kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilir. ]

micropsoft tarafından (01.12.10 Saat 01:48) değiştirildi.
  Alıntı ile Cevapla
Eski 01.12.10, 01:22   #5
Standart Cevap: Sosyal Bilgiler 4. Sınıf / 3. EL SANATLARIMIZ

2. GEÇMİŞİMİ ÖĞRENİYORUM

**EL SANATLARIMIZ

*HAT SANATI



Dr. Hatice Aksu
Hat sözlükte ince, uzun doğru yol, birçok noktaların birbirine bitişerek sıralanmasından meydana gelen çizgi, çizgiye benzeyen şeyler ve yazı gibi anlamlara gelir. Bu kelime özellikle İslam kültüründe, yazı ve güzel yazı (hüsnü'lhat, elhattu'lhasen) manalarında kullanılmıştır. Hüsni hat, estetik kurallara bağlı kalarak, ölçülü, güzel yazma sanatıdır, fakat İslam yazıları için kullanılan bir tabirdir. İslam yazılarını güzel yazma ve öğretme hünerine sahip Sanatkara hattat, bu Sanata da hattatlık denilmiştir. Hat, sözün veya ruhta cereyan eden fikir ve duyguların alfabe ve yazı vasıtaları ile resmedilmesidir. Nitekim büyük matematikçi Öklid de aynı manaya işaretle, ''Hat, her ne kadar maddi aletlerle meydana gelirse de o, ruha ait bir hendesedir'' demiştir.

Abbasiler devrinde gelişen hat Sanatı onbeşinci yüzyılda ünlü Türk hattatı Şeyh Hamdullah (1429-1520) ile yeni bir tavır ve şive kazanmış ve o zamanki İslam dünyasının bütün hattatlarının üstadı olmuştur. Onun üslubu Osmanlı hat Sanatının gelişmesine geniş ölçüde yol açan bir temel oluşturmuştur. Onbeşinci yüzyılda yetişen sanatkarlardan biride İstanbul Fatih Camii kitabesiyle Topkapı sarayında Sultan Ahmed çeşmesine bakan dış kapının kitabesini yazan Ali bin Yahya Sofi'dir. Süleymaniye Camii kubbesinde yazıyı yazan Karahisari Osmanlı Sanatına güzel fakat süreli olmayan bir üslup getirmiştir. Onyedinci yüzyılda Hafız Osman'la Türk yazı üslubu yeni bir yükseliş devrine girmiştir. Zamanın bütün hattatları ondan ders alıp onun yazı Sanatını benimsemişlerdir Sultan III Ahmet ve Sultan II. Mustafa da onun öğrencileri arasında idi. Taş basmasıyla çoğaltılan Kur'an'larla Hafız Osman'ın şöhreti bugün Hindistan'a ve Cava'ya kadar bütün İslam alemine yayılmıştır. Bundan sonra Mustafa Rakım ve Mehmet Esat Yesari on dokuzuncu yüzyılda, Kadıasker Mustafa İzzet Efendi ve Yesarizade Mustafa İzzet efendi çok tanınmış üstadlardır.

Yazı başlı başına bir Sanat olduğu gibi dekoratif Sanatların zenginleştirilmesinde ve mimaride çok büyük rol oynamıştır. Gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı mimarisinden yazıyı çıkaracak olursak bunların pek fakir bir manzara göstereceğine şüphe yoktur. Dekoratif Sanatlar içinde aynı şey söylenebilir. Yazı Sanatının yanında tuğraları da gözden geçirmek lazımdır. Her sultanın adına arma şeklinde tuğra denilen bir kompozisyon oluşturulmuş ve fermanlar ile önemli vesikaların başına da tuğra çekilmiştir.
__________________



[Sadece Kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilir. ]

micropsoft tarafından (01.12.10 Saat 01:48) değiştirildi.
  Alıntı ile Cevapla
Eski 01.12.10, 01:23   #6
Standart Cevap: Sosyal Bilgiler 4. Sınıf / 3. EL SANATLARIMIZ

2. GEÇMİŞİMİ ÖĞRENİYORUM

**EL SANATLARIMIZ

*MİNYATÜR SANATI


Türklerin resim Sanatına ilişkin ilk örnekleri Türkistan'da VII-IX. yüzyıllar arasına tarihlenen Manihelst ve Budist manastır duvarlarında soylular, rahipler, öyküler ve salt doğa konularını içeren freskler ve konusu Buda ve Mani dininin rahipleriyle ilgili kağıt ve kumaş üzerine yapılmış tasvirlerdir Zengin renk düzenlemesi, dalgalı çizilere duyulan ilgi, uzun örgülü saçlı, çekik gözlü, yuvarlak yüzlü figürler, gölgelerin vurgulanmasıyla elde edilen kumaş ve yüz oylumluması, kimi Zaman yüzün ifadesini vermedeki ustalık ve salt doğa görünümlerinde derinlik izlenimi uyandıran ayrıntılar Türkistan resimlerinin özellikleridir.

Anadolu Türklerinde resim Sanatına olan ilgi, Anadolu'da güç kazanan beyliklerin yöneticilerinin Sanat koruyucusu olarak varlığını göstermesiyle başlar. El yazmaları içinde yer alan ve günümüzde minyatür denilen bu Sanat faaliyeti çağında tasvir, resim ve nakış olarak Anadolu�da özellikle Selçuklular döneminde Konya'da XII. yüzyıldan başlayarak Sanat değeri olan kitaba ve resim Sanatına ilginin varlığı bilinmektedir. Hz. Mevlana'nın portresini yaptırması kaynaklarda belirtilen faaliyetlerdir. Kitap Sanatını koruyuculuğunu XIV. yy'da Karaman ve Germiyan beyleri, XV. yüzyıldan başlayarak da Osmanlılar yapmıştır.

Osmanlılar'da padişahın yanı sıra vezirler, eyalet valileri, şehzadeler ve hanım sultanlar, yüksek rütbeli devlet adamları Sanatın koruyuculuğunu yapmış kişilerdir. Bu kişilerin zenginlikleri, ilgilerinin derecesi ve sonra sanatçının yeteneği üretilen eserlerin kalitesinde etkin rol oynamıştır. Osmanlılarda nakkaşhane denilen atölyelerin faaliyetinin XV. yüzyılın ilk yarısında Çelebi Sultan Mehmet, Sultan II. Murad ve devlet adamı Umur Bey' in koruyuculuğunda Bursa'da yoğun olduğunu kanıtlayan örneklerin olmasına rağmen tasvirlerle ilgili örnekler henüz bilinmemektedir.

Osmanlı Devleti'nin imparatorluk haline gelmeye başladığı yıllardan sonra saray yönetimi, Osmanlı Saray teşkilatı içinde ehl-i hiref adı altında Sanatçı topluluğunu oluşturmuştur. Sarayın her türlü Sanat ve zenaat işlerini gören ve saraydan maaş alan bu topluluk imparatorluğun politik gücünün üst düzeye ulaştığı ve imparatorluk hazinesinin zengin olduğu dönemde kalabalık bir kadroya sahipti. Ehl-i hiref teşkilatı içinde katipler mücellitler ve nakkaşlar adı altında bölükler oluşturulmuştu. Türk minyatür Sanatı devletin bünyesinde olan eser verme geleneğini 19.yy'a kadar devam ettirmiş ve imparatorluğun çöküğü ile yeni akımlar durmuştur. Günümüzde ise geleneksel sanatların yaşatılması ile oluşan faaliyetler çerçevesinde yürütülmektedir.
__________________



[Sadece Kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilir. ]

micropsoft tarafından (01.12.10 Saat 01:49) değiştirildi.
  Alıntı ile Cevapla
Eski 01.12.10, 01:57   #7
Standart Cevap: Sosyal Bilgiler 4. Sınıf / 2.GEÇMİŞİMİ ÖĞRENİYORUM

2.GEÇMİŞİMİ ÖĞRENİYORUM

**TARİH BİLİMİNE GİRİŞ


TARİHİN TANIMI: Tarih geçmiş zamanlarda yaşayan insan topluluklarının her türlü faaliyetlerini YER VE ZAMAN bildirerek, SEBEP-SONUÇ ilişkisi içinde anlatan bilim dalıdır. * Bütün yönleriyle insanlığın geçmişini inceler
* Geçmişle gelecek arasında kurulan bir köprüdür
* Tarih insanlığın ortak mirasıdır.

Tarih, insan topluluklarının sosyal, ekonomik, siyasi, kültürel, dini faaliyetlerini, birbirleriyle olan ilişkilerini, kültürlerini, yer ve zaman belirterek, olayların sebeplerini, gelişmelerini ve sonuçlarını birlikte inceleyen bir bilim dalıdır.
* Tarih sadece geçmişi araştırmakla kalmamakta, geçmişle günümüz ve gelecek arasında bir köprü görevi görmektedir.
* Tarihine sahip çıkmayan, tarihini unutmuş bir millet, hafızasını kaybeden bir insana benzer.
TÜRK TARİHİNİ ÖĞRENME GEREKLİLİĞİ :
Türk milleti tarihin en eski ve en köklü milletlerinden biridir. Türkler Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarına yayılan devletler kurmuşlardır. Bu bölgelerde Türk Dilinin, Türk Sanatının, Türk kültürünün izleri bugün bile sürmektedir.

* MÖ III.YY da Hunlar'la başlayan Türk Tarihi günümüze kadar varlığını sürdürmüştür.

Atatürk Türk Tarihine büyük önem vermiş ''Türk çocuğu ecdadını ( Atasını ) tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır'' demiş ve zengin Türk Tarihinin ortaya çıkarılabilmesi için 1932 yılında Türk Tarih Kurumunu kurdurmuştur.

* Tarihimizi iyi öğrenmekle ,

Vatan, Millet sevgimiz gelişecektir.
Millet olarak geleceğe daha güvenle bakabiliriz.
Tarihini tanımayan, iyi bilmeyen milletler dağılmaya yok olmaya mahkumlardır.

TARİHİN KONUSU NEDİR? : Geçmiş zamanda yaşayan insan topluluklarının her türlü faaliyetidir.
TARİH ANLATIMINDA YER VE ZAMANIN ÖNEMİ NEDİR?
1)- Yer ve zamanın belirtilmesiyle olayın GERÇEK olup olmadığını anlarız.
2)- Olayın geçtiği yer ile olayın meydana geldiği zaman dilimi o olayın sebep ve sonuçlarını belirlememizde gereklidir. Çünkü o yerin iklimi, yaşam şartları, madenleri, o zaman içindeki nüfusu, o zaman içindeki toplumsal değerler olayın meydana geliş sebeplerini oluşturabilirler.
SEBEP-SONUÇ İLİŞKİSİNİN ÖNEMİ NEDİR?
Bütün olaylar bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlıdır. her olay kendisinden önceki olayın SONUCU, kendisinden sonraki olayın SEBEBİ'dir. Önceki olayı bilmezsek, sonraki olayı kavrayamayız.
OLAY NEDİR? OLGU NEDİR?
OLAY: İnsanları ilgilendiren sosyal, ekonomik, kültürel, dini ve benzeri alanlarda meydana gelen oluşumlardır.
OLGU: Oluşum süreci içinde ya da başka bir şeyin belirtisi olarak gözlemlenmiş olaylardan ibarettir.
Örnek: Anadolu'nun Türkler tarafından fethi OLAY'dır. Anadolu'nun Türkleşmesi OLGU'dur.

TARİH FELSEFESİ NEDİR?: Tarihi tecrübeleri günümüz meselelerinin çözümü için yeniden yorumlamaya Tarih Felsefesi denir.
TARİH YAZICILIĞININ EVRELERİ:
-Kronik (Haberci) Tarihçilik: En ilkel şekli Anallardır.
-Rivayetçi (Hikayeci) Tarihçilik: Sebep-sonuç ilişkisi üzerinde durmaz. (Herodut, Taberi)
-Öğretici (Prağmatik, faydacı) Tarihçilik: Kişilerden ve olaylardan ders alınmasını sağlamak için )
-Sosyal Tarihçilik: Öğretici tarihçiliğin hissi yönlerinden arındırılmış şekli.
-Felsefi Tarihçilik: Değişik kültürleri inceleyerek biri birine etkileşimlerini inceler.

-İlmi Tarihçilik: Neden-nasılcı tarihçilik
-Materyalist, Kültürel, Pozitif (vs) Tarih çeşitleri....
TARİHİN TASNİFİ (SINIFLANDIRILMASI)
1)- Zamana Göre Sınıflandırma: (Örnek: Ortaçağ tarihi,15. yüzyıl tarihi gibi...)
2)- Mekana(Yer) Göre sınıflandırma: (Örnek:Türkiye Tarihi,Avrupa tarihi gibi...)
3)- Konuya Göre Sınıflandırma: (Örnek: Tıp Tarihi, Sanat tarihi gibi...)
TARİHİ NEDEN SINIFLANDIRIYORUZ?
Tarihi Zamana, Mekana ve Konuya göre sınıflandırmamızın nedeni öğrenmeyi,öğretmeyi,araştırmayı kolaylaştırmaktır.

TARİHİN YÖNTEMİ: Tarihi olayları araştıran bir tarihçi sırasıyla aşağıdaki yöntemleri uygular.
1)-KAYNAK ARAMA: Önce olayla ilgili kaynaklar aranır.
Kaynaklar 2'ye ayrılır:
1- Ana Kaynaklar(Birinci el kaynaklar): Olayın geçtiği döneme ait kaynaklardır.
2- İkinci El Kaynaklar: Ana kaynaklardan yararlanılarak hazırlanan kaynaklardır.
Ayrıca kaynakları YAZILI ve YAZISIZ kaynaklar diye de ikiye ayırabiliriz:
1- Yazılı Kaynaklar: Kitabeler, fermanlar, kanunlar, mahkeme kayıtları, noterlik yazıları, gazeteler, dergiler vb...
2- Yazısız(Sözlü) Kaynaklar: Evler, kaleler, tapınaklar, heykeller, silah, eşyalar, destanlar, efsaneler, fıkralar, atasözleri örf ve adetler vb...
2)- VERİLERİ TASNİF, TAHLİL VE TENKİT ETME:
a)- Tasnif(Sınıflandırma): Elde edilen bilgiler zamana, mekana ve konuya göre tasnif edilir.
b)- Tahlil(Analiz=İnceleme) : Kaynaklardan elde ettiğimiz bilgiler güvenilir mi? Karşılaştırma yapılarak bilgiler bu yönde incelenir.
c)- Tenkit(Eleştiri): Elde edilen bilgilerin işe yarayıp yaramadığı, hangi bilgilerin kullanılacağı belirlenir.
3)- SENTEZ(BİRLEŞTİRME): Kaynaklardan elde edilen bilgiler düzenlenerek yazılması safhasıdır.
__________________



[Sadece Kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilir. ]
  Alıntı ile Cevapla
Eski 01.12.10, 02:00   #8
Standart Cevap: Sosyal Bilgiler 4. Sınıf / 2.GEÇMİŞİMİ ÖĞRENİYORUM

2.GEÇMİŞİMİ ÖĞRENİYORUM

**ONUNCU YIL NUTKU

Türk Milleti!

Kurtuluş Savaşı'na başladığımızın on beşinci yılındayız. Bugün Cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır. Kutlu olsun!

Şu anda, büyük Türk milletinin bir ferdi olarak, bu kutlu güne kavuşmanın en derin sevinci ve heyecanı içindeyim.

Yurttaşlarım!

Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti'dir. Bundaki muvaffakiyeti, Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak, azimkârane yürümesine borçluyuz. Fakat yaptıklarımızı asla kâfi göremeyiz; çünkü, daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz.

Yurdumuzu, dünyanın en mamur ve en medenî memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi, en geniş, refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bizce zaman ölçüsü, geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana nispetle daha çok çalışacağız, daha az zamanda daha büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur.

Çünkü,Türk milletinin karakteri yüksektir; Türk milleti çalışkandır; Türk milleti zekidir. Çünkü, Türk milleti millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin, yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir. Şunu da ehemmiyetle tebarüz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihî bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtrî zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini ve millî birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek millî ülkümüzdür. Türk milletine çok yakışan bu ülkü, onu, bütün beşeriyette, hakikî huzurun temini yolunda, kendine düşen medenî vazifeyi yapmakta muvaffak kılacaktır.

Büyük Türk milleti!

On beş yıldan beri, giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vadeden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiç birinde milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. Bugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, millî ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu, bütün medenî âlem az zamanda bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile, atinin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır.

Türk milleti!

Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.

Ne mutlu Türküm diyene!

Ankara, 29 Ekim 1933
__________________



[Sadece Kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilir. ]
  Alıntı ile Cevapla
Eski 01.12.10, 02:10   #9
Standart Cevap: Sosyal Bilgiler 4. Sınıf / 2.GEÇMİŞİMİ ÖĞRENİYORUM

2.GEÇMİŞİMİ ÖĞRENİYORUM

**ATATÜRK KRONOLOJİSİ



Atatürk'ün kronolojisi, bir bakıma Türkiye'nin kurtuluş mücadelesine ve bu mücadeleden, hangi aşamalardan geçerek onurlu bir Türkiye Cumhuriyeti kurulduğuna işaret etmektedir.

-19 Mayıs 1881 - Mustafa'nın Selanik'te doğuşu.
1893 - Mustafa'nın Selanik Askeri Rüştiyesi'ne yazılması ve öğretmeni Mustafa Efendi'nin kendisine 'Kemal' adını takması.
1895 - Mustafa Kemal'in Selanik Askeri Rüştiyesi'ni bitirerek Manastır Askeri İdadisine girmesi.
13 Mart 1899 - Mustafa Kemal'in Manastır Askeri İdadisi'ni bitirerek İstanbul'da Harp Okulu'na girişi.
10 Şubat 1902 - Mustafa Kemal'in Harp Okulu'nu teğmen rütbesiyle bitirerek Harp Akademisi'ne geçmesi.
11 Ocak 1905 - Mustafa Kemal'in Kurmay Yüzbaşı olarak Harp Akademisi'nden mezun olması ve merkezi Şam'da bulunan Beşinci Ordu emrine verilmesi.
Ekim 1905 - Mustafa Kemal'in bazı arkadaşlarıyla birlikte Şam'da gizli 'Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'ni kurması.
20 Haziran 1907 - Mustafa Kemal'in Kolağasılığına ( Kıdemli Yüzbaşı ) yükseltilmesi
13 Ekim 1907 - Mustafa Kemal'in Selanik'te III. Ordu'ya atanması.
15-16 Nisan 1909 - Mustafa Kemal'in 31 Mart (13 Nisan) ayaklanması üzerine Hareket Ordusu'nun kurmay başkanı olarak İstanbul'a hareket etmesi.
6 Eylül 1909 - Mustafa Kemal'in Selanik'te III. Ordu Piyade Subay Talimgahı Komutanı olması. (Aynı yıl içinde Kolağası rütbesiyle 38. Piyade Alayı komutanı olmuştur.)
Mayıs 1910 - Mustafa Kemal'in Mahmud Şevket Paşa'nın kurmay başkanı olarak Arnavutluk harekatında bulunması.
Eylül 1910 - Fransa'da yapılan manevralara Türk Ordusu temsilcisi olarak katılması.
13 Eylül 1911 - Mustafa Kemal'in İstanbul'a Genelkurmay'a nakledilmesi.
27 Kasım 1911 - Mustafa Kemal'in Trablusgarb'ta Binbaşılığa yükseltilmesi.
22 Aralık 1911 - Mustafa Kemal'in İtalyan - Osmanlı Trablus Savaşı'nda Tobruk Taarruzu'nu başarıyla idare etmesi.
25 Kasım 1912 - Mustafa Kemal'in Bahrısefid Boğazı ( Çanakkale ) Kuva-yı Mürettebesi Harekat Şubesi Müdürlüğü'ne atanması.
27 Ekim 1913 - Mustafa Kemal'in Sofya Ataşemiliteri olması.
1 Mart 1914 - Mustafa Kemal'in Yarbaylığa yükseltilmesi.
2 Şubat 1915 - Mustafa Kemal'in Tekirdağ'da 19. Tümeni kurmaya başlaması. (25 Şubat 1915'te tümen kuruluşunu tamamlayarak Maydos'a gelmiştir.)
25 Nisan 1915 - İtilaf devletlerinin Arıburnu'na asker çıkarmaları üzerine Mustafa Kemal'in tümeniyle düşmanı önleyerek durdurması.
1 Haziran 1915 - Mustafa Kemal'in Albaylığa yükseltilmesi.
8-9 Ağustos 1915 - Mustafa Kemal'in Anafartalar Grubu Komutanlığı'na atanması.
10 Ağustos 1915 - Mustafa Kemal'in bizzat idare ettiği taarruzla Anafartalar cephesinde düşmanı geri atması.
17 Ağustos 1915 - Mustafa Kemal'in Kireçtepe'de zafer kazanması.
21 Ağustos 1915 - Mustafa Kemal'in II. Anafartalar Savaşı'nı kazanması.
14 Ocak 1916 - Mustafa Kemal'in Edirne'de XVI. Kolordu Komutanlığı'na başlaması.
1 Nisan 1916 - Mustafa Kemal'in Mirlivalığa ( Tümgeneral ) yükselmesi.
7-8 Ağustos 1916 - Mustafa Kemal'in Bitlis ve Muş'u düşman elinden geri alması.
7 Mart 1917 - Mustafa Kemal'in Diyarbakır'daki II. Ordu Komutanlığı vekilliğine atanması.
16 Mart 1917 - Mustafa Kemal'in Diyarbakır'daki II. Ordu Komutanlığı'na asil olarak atanması.
5 Temmuz 1917 - Mustafa Kemal'in Halep'teki VII. Ordu Komutanlığı'na atanması.
20 Eylül 1917 - Mustafa Kemal'in VII. Ordu Komutanı sıfatıyla memleketin ve ordunun durumunu açıklayan tarihi raporunu göndermesi.
15 Ekim 1917 - Mustafa Kemal'in VII. Ordu Komutanlığı'ndan ayrılarak İstanbul'a dönmesi.
15 Aralık 1917 - Mustafa Kemal'in Veliaht Vahidettin ile Almanya'ya gitmesi.
16 Aralık 1917 - Mustafa Kemal'e 'Birinci Rütbeden Kılıçlı Mecidi Nişanı' verilmesi.
4 Ocak 1918 - Almanya gezisinden dönmesi.
7 Ağustos 1918 - Mustafa Kemal'in Filistin'de bulunan VII. Ordu Komutanlığı'na ikinci defa tayin olunması.
26 Ekim 1918 - Mustafa Kemal'in komta ettiği VII. Ordu Birlikleri tarafından düşman taarruzunun Haleb'in kuzeyinde bugünkü sınırlarımız üzerinde durdurulması.
31 Ekim 1918 - Mustafa Kemal'in Yıldırım Orduları Grubu Komutanı olması.
13 Kasım 1918 - Mustafa Kemal'in Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı'nın lağvı üzerine İstanbul'a gelmesi.
30 Nisan 1919 - Mustafa Kemal'in 9. Ordu Müfettişi olması.
16 Mayıs 1919 - Mustafa Kemal'in Samsun'a gitmek üzere Bandırma Vapuru ile İstanbul'dan ayrılması.
19 Mayıs 1919 - Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkması.
21-22 Haziran 1919 - Mustafa Kemal'in Amasya'dan yolladığı genelgeyle, milli kuvvetleri bir gaye ve bir teşkilat çevresinde toplamak amacıyla Sivas Kongresi'ni toplantıya çağırdı.
26 Haziran 1919 - Amasya'dan Sivas'a hareketi.
3 Temmuz 1919 - Mustafa Kemal'in Erzurum'a ilk gelişi.
8-9 Temmuz 1919 - Mustafa Kemal'in resmi görevinden ve askerlikten çekilmesi.
23 Temmuz 1919 - Erzurum Kongresi'nin toplanması ve Mustafa Kemal'in Erzurum Kongresi'ne Başkan seçilmesi.
4 Eylül 1919 - Sivas Kongresi'nin toplanması ve Mustafa Kemal'in Sivas Kongresi'ne Başkan seçilmesi.
11 Eylül 1919 - Mustafa Kemal'in Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyeti Temsiliyesi Başkanlığı'na seçilmesi.
20-22 Ekim 1919 - Mustafa Kemal'in İstanbul'dan gelen Bahriye Nazırı Salih Paşa ile Amasya'da görüşmesi.
7 Kasım 1919 - Mustafa Kemal'in İstanbul'da toplanması kararlaştırılan Osmanlı Meclisi için Erzurum'dan milletvekili seçilmesi. ( TBMM'nin birinci dönemi için yapılan seçimde ve ondan sonraki seçimlerde Ankara'dan milletvekili seçilmiştir. )
27 Aralık 1919 - Mustafa Kemal'in Heyeti Temsiliye ile birlikte Ankara'ya gelmesi.
16 Mart 1920 - İstanbul'un İtilaf Devletleri tarafından işgali üzerine Mustafa Kemal'in durumu bütün devletlere ve Millet Meclislerine protesto etmesi ve Ankara'da yeni bir Millet Meclisi toplama teşebbüsüne geçmesi.
23 Nisan 1920 - Mustafa Kemal'in Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açması.
24 Nisan 1920 - TBMM'nin Mustafa Kemal'i başkanlığa seçmesi.
11 Mayıs 1920 - Mustafa Kemal'in İstanbul Hükümetince ölüm cezasına çarptırılması.( Bu karar 24 Mayıs 1920'de Padişah tarafından onanmıştır. )
13 Eylül 1920 - Mustafa Kemal tarafından hazırlanan Halkçılık programının Büyük Millet Meclisi'ne sunuluşu.
5 Aralık 1920 - Mustafa Kemal'in İstanbul'dan gelen Osmanlı delegeleri İzzet ve Salih Paşa'larla Bilecik tren istasyonunda görüşmesi.
10 Mayıs 1921 - Mustafa Kemal tarafından Büyük Millet Meclisi'nde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu'nun kurulması ve kendisinin Grup Başkanlığı'na seçilmesi.
13 Haziran 1921 - Mustafa Kemal'in Fransız temsilcisi F. Bouillon ile Ankara'da görüşmesi.
5 Ağustos 1921 - Büyük Millet Meclisi tarafından Mustafa Kemal'e Başkomutanlık görevinin verilmesi.
23 Ağustos 1921 - Mustafa Kemal'in 22 gün 22 gece süren Sakarya Meydan Muharebesi'ni idareye başlaması.
13 Eylül 1921 - Mustafa Kemal'in Sakarya Zaferi'ni kazanması.
19 Eylül 1921 - Mustafa Kemal'e Büyük Millet Meclisi tarafından müşirlik
( mareşallik ) rütbesinin ve Gazi ünvanının verilmesi.

26 Ağustos 1922 - Gazi Mustafa Kemal'in Kocatepe'den Büyük Taarruz'u idareye başlaması.
30 Ağustos 1922 - Gazi Mustafa Kemal'in Dumlupınar'da Başkomutanlık Meydan Savaşı'nı kazanması.
10 Eylül 1922 - Gazi Mustafa Kemal'in İzmir'e girişi.
1 Kasım 1922 - Gazi Mustafa Kemal'in teklifi üzerine Büyük Millet Meclisi'nin saltanatın kaldırılmasına karar vermesi.
14 Ocak 1923 - Mustafa Kemal'in annesi Zübeyde Hanım'ın İzmir'de ölümü.
29 Ocak 1923 - Gazi Mustafa Kemal'in İzmir'de Latife (Uşaklıgil) Hanım'la evlenmesi. ( 5 Ağustos 1925'te ayrılmışlardır.)
17 Şubat 1923 - Gazi Mustafa Kemal'in İzmir'de ilk Türkiye İktisat Kongresi'ni açması.
13 Ağustos 1923 - Gazi Mustafa Kemal'in ikinci defa Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na seçilmesi.
11 Eylül 1923 - Gazi Mustafa Kemal'in Halk Partisi'ni kurması.
29 Ekim 1923 - Cumhuriyetin İlanı ve Gazi Mustafa Kemal'in ilk Cumhurbaşkanı seçilmesi.
1 Mart 1924 - Gazi Mustafa Kemal'in Büyük Millet Meclisi'ni açışı ve Halifeliğin kaldırılması ile öğretimin birleştirilmesi gereğini konuşmasında belirtmesi.
23 Ağustos 1925 - Gazi Mustafa Kemal'in Kastamonu'da ilk defa şapka giymesi.
3 Ekim 1926 - İstanbul'da Sarayburnu'nda Mustafa Kemal'in ilk heykelinin dikilmesi.
1 Temmuz 1927 - Gazi Mustafa Kemal'in Cumhurbaşkanı sıfatıyla ilk defa İstanbul'a gelmesi.
15-20 Ekim 1927 - Gazi Mustafa Kemal'in CHP İkinci Kurultayı'nda tarihi büyük nutkunu söylemesi.
1 Kasım 1927 - Gazi Mustafa Kemal'in ikinci defa Cumhurbaşkanlığı'na seçilmesi.
4 Kasım 1927 - Gazi Mustafa Kemal'in Ankara Etnografya Müzesi önünde ve Yenişehir'de dikilen heykellerinin açılışı.
20 Mayıs 1928 - Afgan Kralı Amanullah Han'ın Gazi Mustafa Kemal'i Ankara'da ziyareti.
9-10 Ağustos 1928 - Gazi Mustafa Kemal'in Sarayburnu'nda Türk harfleri hakkındaki nutkunu söylemesi.
12 Nisan 1931 - Gazi Mustafa Kemal tarafından Türk Tarih Kurumu'nun kurulması.
4 Mayıs 1931 - Mustafa Kemal'in üçüncü defa Cumhurbaşkanlığı'na seçilmesi.

12 Haziran 1932 - Irak Kralı Emir Faysal'ın Ankara'da Mustafa Kemal'i ziyareti.
12 Temmuz 1932 - Gazi Mustafa Kemal tarafından Türk Dil Kurumu'nun kurulması.
4 Ekim 1933 - Yugoslavya Kralı Aleksandre'nin Gazi Mustafa Kemal'i İstanbul'da ziyareti.
29 Ekim 1933 - Gazi Mustafa Kemal'in Cumhuriyet'in onuncu yıldönümü dolayısıyla tarihi nutkunu söylemesi.
16 Haziran 1934 - İran Şehinşahı Rıza Pehlevi'nin Gazi Mustafa Kemal'i Ankara'da ziyareti.
24 Kasım 1934 - Büyük Millet Meclisi'nin Mustafa Kemal'e ATATÜRK soyadını veren kanunu kabul etmesi.
1 Mart 1935 - Atatürk'ün dördüncü defa Cumhurbaşkanı seçilmesi.
4 Eylül 1936 - İngiltere Kralı Edward VIII.'nin İstanbul'da Atatürk'ü ziyareti.
11 Haziran 1937 - Atatürk'ün, çiftliklerini Devlete ve bir kısım gayrimenkullerini Ankara Belediyesi'ne bağışlaması.
30 Mart 1938 - Atatürk'ün hastalığı hakkında Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter- liğince ilk defa resmi tebliğ yayınlanması.
19 Haziran 1938 - Romanya Kralı Karol II'nin Atatürk'ü İstanbul'da ziyareti.
5 Eylül 1938 - Atatürk'ün vasiyetnamesini yazması. ( Açılış 28 Kasım 1938 )
16 Ekim 1938 - Atatürk'ün hastalık durumu hakkında günlük resmi tebliğler yayımına başlanması.
10 Kasım 1938 - Büyük Atatürk'ün Ölümü
21 Kasım 1938 - Atatürk'ün cenazesinin Etnografya Müzesi'ndeki geçici kabre törenle konulması.
10 Kasım 1953 - Atatürk'ün nâşının, Etnografya Müzesi'ndeki geçici kabrinden Anıtkabir'e nakledilmesi.
1981 - UNESCO'nun aldığı bir kararla Atatürk'ün doğumunun 100. yılının bütün dünyada ATATÜRK YILI olarak kutlanması.
__________________



[Sadece Kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilir. ]
  Alıntı ile Cevapla
Eski 01.12.10, 02:11   #10
Standart Cevap: Sosyal Bilgiler 4. Sınıf / 2.GEÇMİŞİMİ ÖĞRENİYORUM

2.GEÇMİŞİMİ ÖĞRENİYORUM

I.İNÖNÜ SAVAŞI



b) I.İnönü Savaşı (6-10 Ocak 1921)
Nedenleri:
Yunanistan'ın, taarruzu devam ettirerek İngiliz Hükümeti'nden yardım sağlamayı,
Çerkez Ethem Ayaklanması'ndan faydalanmayı,
Eskişehir'i alarak demiryollarının önemli noktalarını kontrol altına almayı,
Sevr Barış Anlaşması'nı TBMM'ye kabul ettirmeyi istemesi.
Gelişimi:
Yunanlar, Çerkez Ethem'in isyanından faydalanarak Eskişehir'e ilerlemeye başlamıştır.
İsmet Bey, ordusunu Çerkez Ethem'in karşısından çekerek Yunanlar'la çarpışmaya başlamıştır.
Yunanistan geri çekilmek zorunda kalmıştır.
Sonuçları:
Düzenli Ordu'nun ilk zaferidir.
Halkın Düzenli Ordu'ya güveni artmıştır.
Milletin zafere olan inancı güç kazanmıştır.
İsmet Paşa generalliğe yükselmiştir.
Çerkez Ethem İsyanı bastırılmıştır.
Zafer sonrası Afganistan Hükümeti ile Dostluk ve Yardımlaşma, Rusya ile de Moskova Antlaşması imzalanmıştır.
İlk anayasa olan Teşkilât-ı Esâsiye kabul edilmiştir (20 Ocak 1921).
İstiklâl Marşı kabul edilmiştir (12 Mart 1921).
İtilaf Devletleri yenilgi karşısında, durumu görüşmek üzere Londra'da bir konferans düzenlemişlerdir.
Londra Konferansı (23 Şubat-12 Mart 1921)
Nedenleri:
1.İngilizler'in, Rusya'nın TBMM ile Moskova'daki görüşmelerinden rahatsız olmaları.
2.İngilizler'in Musul ve Kerkük'te direnişle karşılaşması.
3.İngilizler'e karşı Revandiz'de ayaklanma çıkması.
4.I.İnönü Savaşı sonucunun İtilaf Devletleri arasında görüş ayrılığına neden olması.
5.Fransızlar'ın Güney Doğu Anadolu'da büyük bir direnişle karşılaşması.
6.İtalyanlar'ın işgal planlarından memnun olmaması
Gelişimi:
İtilaf Devletleri İstanbul Hükümeti'ni konferansa davet etmiştir.
M.Kemal veya onun gönderdiği birinin İstanbul Hükümeti'nin yanında gelmesini istemişlerdir.
İtilaf Devletleri Bu hareketleriyle, TBMM'yi tanımadıklarını göstermişlerdir.
İstanbul ve Ankara anlaşamadıklarından Londra Konferansı'na iki ayrı delege göndermişlerdir:
İstanbul Hükümeti adına Sadrazam Tevfik Paşa,
Ankara Hükümeti adına Bekir Sami Bey Londra'ya gönderilmiştir.
Londra Konferansı, İstanbul Hükümeti, TBMM Hükümeti, İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan arasında gerçekleşmiştir.
İstanbul Hükümeti'ni temsil eden Tevfik Paşa, söz hakkını TBMM temsilcisine bırakmıştır.
İtilaf Devletleri şunları teklif etmiştir:
İzmir Türk Devleti'ne iade edilecek, ancak şehirde Yunan güçleri bulunacak.
İzmir'in valisi Hristiyan olacak ve Milletler Cemiyeti tarafından tayin edilecek.
Doğu Trakya Yunanlar'a kalacak.
Doğu Anadolu'da Ermenistan kurulacak.
Ordunun sayısı arttırılacak, fakat kapitülasyonlar devam edecek.
Sonuçları:
1.İtilaf Devletleri TBMM'yi hukuken tanımıştır.
2.Avrupa'da 'Türkler barışa yanaşmıyorlar' türünde çıkan propagandalara engel olunmuştur.
3.Sevr Barış Antlaşması'ndaki bazı maddeler tartışma konusu olmuştur.
4.Konferans sonunda TBMM temsilcisi İngiltere, Fransa, İtalya ile ikili anlaşmalar yapmıştır.
5.Konferansın başarısız olması nedeniyle Yunan saldırısı yeniden başlamış, II.İnönü Savaşı gerçekleşmiştir.
TBMM-Afganistan Dostluk ve Yardımlaşma Antlaşması (1 Mart 1921)
Afganistan ile TBMM arasında imzalanmıştır. Antlaşmaya göre:
TBMM Afganistan'ın bağımsızlığını tanıyacak.
İki taraf da birine saldırı yapıldığında kendine saldırı yapılmış sayacak.
TBMM, Afganistan'a subay ve öğretmen gönderecek.
Önemi :
İlk kez bir İslam devleti TBMM'yi tanımıştır.
Moskova Antlaşması (16 Mart 1921)
Rusya'da 1917 Bolşevik İhtilali çıkmıştır.
Rusya, imzaladığı Brest-Litowsk Antlaşması ile I.Dünya Savaşı'ndan çekilmiş ve gizli antlaşmaları açıklamıştır.
İtilaf Devletleri Rusya'ya karşı birlik olmuştur.
TBMM ile Rusya birbirine yakınlaşmıştır
Antlaşmaya göre:
Sovyet Rusya, Misâk-ı Millî'yi tanıyacak.
İki taraftan birinin tanımadığı devletlerarası bir anlaşmayı diğeri de tanımayacak.
Sovyet Rusya, kapitülasyonların kaldırıldığını kabul edecek.
Batum, Gürcistan'a iade edilecek.
İki ülkenin ekonomisini geliştirmek için yeni iktisadî anlaşmalar yapılacak.
Karadeniz'e kıyısı olan devletler ile Boğazlar'ın ticaret gemilerine açık kalması için konferans düzenlenecek.
Önemi:
Sovyet Rusya, Misâk-ı Millî'yi ve TBMM'yi tanıyan ilk Avrupa devleti olmuştur.
İlk kez büyük bir devlet TBMM'yi tanımıştır.
Sovyet Rusya, Sevr Barış Anlaşması'nı tanımadığını açıklamıştır.
Yeni Türk Devleti'nin diplomasi sahasında kazandığı büyük bir zaferdir.
Her iki ülke de kendilerinden önce imzalanan antlaşmaları geçersiz saymıştır.
Batum Gürcistan'a, Kars ve çevresi de Türk Devleti'ne ait olmuştur.
Doğu sınırımız büyük ölçüde belirlenmiş ve doğu sınırının güvenliği sağlanmıştır.
Sakarya Savaşı'ndan sonra Kafkas Cumhuriyetleri ile Kars Antlaşması imzalanmış ve doğu sınırı kesinlik kazanmıştır (13 Ekim 1921). Not : Batum, Misâk-ı Millî'den verilen ilk tavizdir.
__________________



[Sadece Kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilir. ]
  Alıntı ile Cevapla
Cevapla

İşaretlemeler

Seçenekler

Yetkileriniz
Yeni konular gönderemezsiniz
Mesajlara cevap yazamazsınız
Mesajınıza eklentiler ekleyemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB Kodu açık
[IMG] Kodu açık
HTML-Kodu kapalı
Trackbacks are açık
Pingbacks are açık
Refbacks are açık


isminiz@idofrm.org
MSN Adresi İçin Tıkla

Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlı. Şuanki Zaman: 07:02.

idoforum isminden de anlaşılacağı üzere bir forum sitesidir ve siteye gönderilen tüm mesajlar onaydan geçmeksizin anında paylaşılmaktadır. idoForum yönetimi yazılan mesajlardan sorumlu değildir, tüm sorumluluk mesajı yazan kişilere aittir. Yasalara aykırı bulduğunuz mesajları linkleriyle beraber admin@idofrm.org adresine bildirebilirsiniz. Şikayetiniz en kısa sürede incelemeye alınacaktır..
For English: Please let us know any illegal activity to admin@idofrm.org
Powered by vBulletin® Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2013, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.5.1 PL1
Alexa Toolbar iGoogle
sayaç